Adem’in Düşüşünden İnsanın Yükselişine veya Suçun Ontolojik Dönüşümü

Kuşkusuz herkesin bir iman etme gerekçesi vardır; ancak benim Kur'an'ın ilahi kelam olduğuna iman etme gerekçelerimden biri, ilahi hitabın 'Oku' emriyle başlamasıdır Zira insan, her daim bir temel varoluşsal sorunun peşinde olmalıdır. Anlam, yaratılışın en temel gerekçesidir; anlamsız hayat karanlıktır. Yaratılışın gerekçesini anlamda aramak ile ancak insan kendi varlığını meşrulaştırabilecektir.


O halde insan, mesleki seçimlerinde de sadece "ekmek parası" kazanmayı değil, belki kadim varlık sorularından birinin izini sürmeyi hedeflemelidir. Örneğin, hapishanede manevi rehber olmayı seçen kişi, aslında "İnsan niçin suç irtikap eder? Adem, niçin yasak ağaca meyletti? gibi soruların Kabil'den günümüze uzanan cevabını aramalıdır.


İnsanın varoluşsal bir arayış içinde olması gerektiği düşüncesi, felsefe ve teoloji tarihinin en köklü tartışmalarından biridir. İnsan, sadece biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık değil, aynı zamanda anlam arayan bir "homo religiosus" veya "homo philosophicus"tur.


Mesleki tercihler, bu anlam arayışının somutlaştığı alanlardır; zira bir meslek, sadece ekonomik bir getiri değil, bireyin dünyadaki duruşunu ve ontolojik kaygılarını yansıtan bir "çağrı" haline gelebilir.


Adem, yasak ağaca meyletmenin ne anlama geldiğini, oğlu Kabil’in Habil’i öldürmesiyle idrak etti. Zira bir şeyi enformasyon düzeyinde bilmek ile onu bizzat yaşayarak kavramak arasında büyük bir fark vardır. Hayat, insan için başlı başına bir okuldur; başa gelen her hadise ise bu okulun bir dersidir. En acı tecrübeler, insana en derin hakikatleri öğretir.


Bu sebeple insanı bilge kılan, hayatın bizzat kendisidir. Peygamberler bu hayat okulunun talebeleridir: Yusuf’un dersi kuyuda, zindanda ve sarayda; Yunus’unki balığın karnında; Eyyub’unki ise hasta yatağındadır. İnsanın okulu bazen yaptığı bir işte, bazen yaşadığı acı bir tecrübede, ama her daim hayatın tam merkezindedir. Karşılaşılan her hadise veya her insan, Allah’ın o kişiye nazil ettiği bir ayet gibidir.


Hayatında daha evvel hiç suç işlememiş; ancak kendisini bir anda suçun içinde bulup, anlık bir öfke veya gaflet sebebiyle uzun yıllar mahkûm edilen kimselere şahit oldum. Bu durum, bana hayatta her daim teyakkuz içinde olmam gerektiğini öğretti.


Zira anlık bir öfke patlaması, bir insanın hayatını tamamen değiştirebilir. Hapishaneler, bunun acı örnekleriyle doludur. Tıpkı Adem’in küçük bir hatası yüzünden her şeyini kaybetmesi gibi; hapishane insana bazen, en küçük hataların bile ne denli büyük sonuçlar doğurabileceğini acı bir tecrübeyle öğretir.


Hapishaneler, insanlığın önemli bir parçasıdır; zira suç, insanoğlunun içinde bir potansiyel olarak mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Adem’in iki oğlundan bahsedilir. Kabil, insanın suç işleyen tarafını hatırlatırken; Habil, insanın masumiyete bakan yönünü temsil eder.


Adem ise potansiyel olarak hem Kabil’i hem de Habil’i bünyesinde barındırır. Bir rivayette, "Her Ademoğlu hata yapar; ancak hata yapanların en hayırlıları, tövbe edip dönüş yapanlardır" buyurulur. Lafızdaki "külli" (her) ifadesi oldukça dikkat çekicidir; bu da hata yapmanın her insanın fıtratında potansiyel olarak mevcut olduğunu gösterir. Dolayısıyla, sağlık kurumları bir toplum için ne kadar kaçınılmazsa, hapishaneler de o denli gereklidir. Tarih, bu iddianın delilleriyle doludur.


Hapishanelerin varlığı, sadece cezalandırma amacı gütmez; aynı zamanda toplumsal düzenin korunması ve bireyin ıslahı (rehabilitasyon) için hukuki bir zorunluluk olarak görülür. Sosyolojik açıdan bakıldığında, suçun toplumsal bir olgu olduğu ve her toplumun kendi suç tipolojisini ürettiği gerçeği, hapishanelerin modern devlet yapısının ayrılmaz bir parçası haline gelmesine neden olmuştur.


Bununla beraber İbrahim’in babasının müşrik, Nuh’un oğlunun âsi, Lût’un eşinin münkir, Yûsuf’un kardeşlerinin mücrim olması; kötülük irtikâp etme potansiyelinin her daim var olduğu gerçeğini bize hatırlatır. Allah’ın elçilerinin ailelerinde dahi kötülük işleyenler varsa, suç her cemiyet için câri bir gerçekliktir. Madem suçtan ve hatalı davranış içinde olan kimselerden kaçış yok, o hâlde onlarla beraber yaşayabilmenin ve insanlığın bu damarını terbiye etmenin yolları aranmak zorundadır. Suç işlemek, insanın terbiye edilmemiş tarafıdır.


Adem kıssasının beni düşündüren önemli taraflarından biri de Kabil'in Habil'i öldürmesinden sonra Adem'in, Kabil'e karşı herhangi bir dışlayıcı tavır takınmamasıdır. Ne Tevrat'ta veya İncil'de ne de Kur'an'da bu konuda (Adem'in Kabil'i dışlamasına dair) bir anlatı mevcuttur. Sadece bu cinayet eylemi ağır bir dille eleştirilir. Bu durum bana, suçu meşrulaştırmadan suçluları dışlamamayı, aksine onların akıl, irade ve vicdan ile inşa edilmeleri gerektiğini hatırlatıyor. Suç, potansiyel olarak insanın tabiatında vardır ve o, insanın terbiye edilmemiş tarafıdır.


Tevrat’ta zikredilen şu anlatı da oldukça manidardır: RAB, Kayin’e Kardeşin Habil nerede? diye sordu. Kayin, Bilmem, kardeşimin bekçisi miyim ben? dedi. Bu diyalog, suç psikolojisi açısından üzerinde durulması gereken bir meseledir. Suçun psikolojisinde, Tanrı’dan kaçırılabilecek bazı şeyler olduğuna inanmak yatar. Oysa Tanrı, her yerde insanın yaptıklarından haberdar olandır; Kur’an’ın ifadesiyle, O’nu ne uyku ne de uyuklama tutar. (Kur’an: 2:155)


Ayrıca Kabil’in bu üslubunda bir nevi sorumsuzluk vurgusu vardır. İnsan, kardeşinden sorumludur ve bu sorumluluk duygusunu kaybettiğinde suç irtikap eder. Bir diğer önemli husus ise insanın içindeki haset duygusudur. İnsanların suç işlemelerindeki en büyük faktör, kendilerini mütemadiyen başkalarıyla kıyaslamalarıdır. İnsanı suça teşvik eden en tehlikeli duygu budur: «Onun değil, benim olsun» duygusu.


Burada önemli olan, Adem'in neden oğlunu kınamadığıdır. Çünkü Adem de cennetten, ilahi bir yasayı çiğnediği için kovulmuştur. Adem, ilahi yasayı çiğnemenin ne anlama geldiğini belki de bu tecrübeyle anlamıştır. Lakin Rollo May'in tespitiyle, cennetten kovuluş bir düşüş değil, belki bir yükseliştir. Adem'i Allah'ın elçisi yapan ve tekâmül ettiren bu süreçtir.


Öyleyse insana düşen, suçluyu kınamak değil; belki onu kendi tabiatının ıslah edilmemiş bir parçası olarak görmek ve empati yaparak "Ben de o tarafımı terbiye etmeseydim aynı eylemi irtikâp edebilirdim" diyebilmektir.


İşte tam da bu sebeple Kur'an'ın ilk emrinin "Oku!" diye başlaması manidardır. Zira okuyan idrak eder, idrak eden ıslah olur. Bu okuma, bir masal okumak gibi değil, tecrübeleri okumak gibidir.