Atatürk ve Erbakan Ekseninde Türkiye’de Din, Devlet ve Ortak Yaşam

Laiklik, devletin inanç veya inançsızlık düzlemlerinde mutlak bir tarafsızlık gözeterek, hiçbir dini doktrinin devlet aygıtı üzerinde tahakküm kurmasına izin vermeyen, rasyonel bir yönetim ilkesidir.

Bu perspektiften bakıldığında devlet, tüm inanç biçimlerine eşit mesafede duran bir hakem rolü üstlenir; böylece siyasal iktidar, dini otoritelerin vesayetinden arınarak kendi meşruiyetini hukuk ve akıl zemininde yeniden inşa eder.

Laiklik, toplumsal dokuda inanç bazlı bir adaletin tesisi için insan aklının geliştirdiği en yetkin mekanizmalardan biridir.

Zira çoğulcu bir toplum yapısında, tüm bireylerin aynı inancı paylaşması mümkün olmadığı gibi, aynı inanca sahip olanların dahi tek bir ekolde buluşması sosyolojik olarak imkansızdır; bu nedenle laiklik, farklılıkların bir arada yaşamasını sağlayan bir toplumsal sözleşme niteliği taşır.

Bu durumun göz ardı edilmesi, bir dini grubun diğer bir dini camia üzerinde baskı kurmasına ve onları ötekileştirmesine yol açar. Bu ise toplumlarda kutuplaşmayı, husumeti ve tarafgirlikten kaynaklanan tefrikayı kaçınılmaz kılar.

Laiklik, toplumsal huzurun ve kadim bir arada yaşama kültürünün teminatı olarak, inançların devlet nezdinde bir "hakem" güvencesiyle korunmasını zorunlu kılar.

Devletin tarafsızlığı, farklı inanç kümelerinin birbirine tahakküm etmediği, herkesin kendi vicdan hürriyetinde huzur bulduğu bir toplumsal sözleşmenin yegâne dayanağıdır.

Bu tarafsızlık ilkesi, yalnızca devlet mekanizmasının işleyişiyle sınırlı kalmayıp, siyasi kurumların varoluşsal bütünlüğü için de hayati bir öneme sahiptir.

Siyasi bir yapının içerisinde dini cemaatlerin veya tarikatların nüfuz alanları oluşturması, kaçınılmaz olarak güç zehirlenmesini tetikleyerek kurum içi çatışmalara ve parçalanmalara zemin hazırlar.

Siyasi partilerin dahi kendi istikballerini koruyabilmeleri, laiklik ilkesine sadakatle mümkündür; zira yakın tarihimizde "paralel devlet" söylemiyle literatüre giren olgular, devletin ve siyasetin laiklik zemininden kaymasının yarattığı yapısal tahribatın en acı nişanesidir.

Siyasi tarihimizin en çetrefilli denklemlerinden birinde, belki de en şaşırtıcı ve kusursuz dengeyi kuran isim merhum Necmettin Erbakan olmuştur.

Erbakan, Milli Görüş hareketinin omurgasını oluşturan yapı içerisinde hiçbir tarikatın veya cemaatin vesayetine izin vermemiş, siyasi iradeyi daima kurumsal bir disiplinle kendi uhdesinde tutmayı başarmıştır.

Bu hassas denge, özellikle İskenderpaşa cemaatinin manevi lideri merhum Esad Coşan ile yaşanan fikir ayrılığında gün yüzüne çıkmıştır. Coşan, "Müslümanların şura ile hareket etmesi gerektiği" ilkesinden yola çıkarak, partinin kararlarının bir ulema heyeti tarafından yönlendirilmesini savunurken; Erbakan Hoca, siyasetin kendine has rasyonel ve hiyerarşik yapısını korumakta kararlıydı.

Merhum Erbakan, siyasi hareketin bir "ulema meclisi" tarafından değil, parti disiplini ve liderlik iradesiyle yönetilmesi gerektiğini savunarak bu talebe mesafeli durmuş, böylece hareketin bağımsızlığını muhafaza etmiştir.

Zira umumiyetle siyasi partilerin bu tür yapılarla kurduğu ilişkiler, genellikle oy devşirme kaygısı ve kısa vadeli iktidar hesapları üzerine kurulmaktadır. Ancak bu tür bir iş birliği, devlet kurumlarında kadrolaşmaya ve liyakatin yerini biat kültürünün almasına yol açarak, demokratik işleyişi ve laik devlet yapısını ciddi bir tehdit altına sokmaktadır.

Tarihsel süreç, tarikat ve cemaatlerin siyasi otoriteyi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme çabalarının, hem devletin bütünlüğü hem de toplumsal barış üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını göstermiştir.

Merhum Necmettin Erbakan bu kavramı, siyasi bir enstrüman olarak kullanan çevrelere yönelik tutumu, Türk siyasi tarihinin en özgün ama çelişkili görünen ancak kendi içinde derin bir tutarlılık barındıran başlıklarından biridir.

Erbakan, bu tutumu inanç ve vicdan hürriyetini daraltan, toplumsal dokuyu zedeleyen bir dayatma mekanizması olarak tanımlarken; kendi tutumunu, dönemin siyasi aktörlerinin "laiklik" söylemiyle kurdukları pragmatik ve çoğu zaman ikiyüzlü ilişkilerle keskin bir biçimde ayrıştırmıştır.

Diğer merkez sağ ve merkez sol liderler, laikliği devletin bekası için vazgeçilmez bir "zırh" olarak kutsayıp retoriklerinde bir kalkan gibi kullanırken, arka planda tarikat ve cemaat yapılarıyla pragmatik ilişkiler geliştirmekten, onlara kritik devlet kademelerinde payeler vermekten geri durmamışlardır.

Erbakan ise bu "siyasi sakız" haline getirilmiş laiklik söyleminin aksine, mesafeli ve eleştirel duruşunu bir ilke seviyesine taşımış; inanç özgürlüğünü merkeze alan, ahlak ve maneviyatı siyasetin omurgası kılan bir medeniyet tasavvuruyla hareket etmiştir.

Onun bu tavrı, siyaseti sadece bir iktidar mücadelesi olarak değil, hakkı hâkim kılma gayreti olan bir "cihat" süreci olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye siyasi tarihinde din ve devlet ilişkileri, çok partili hayata geçişle birlikte oldukça karmaşık bir evrim geçirmiştir. Adnan Menderes döneminde Demokrat Parti’nin Nurcularla kurduğu pragmatik ilişki, merkez sağın muhafazakâr tabanı konsolide etme stratejisinin ilk somut adımlarından biri kabul edilir.

Süleymancılar ile merkez sağ partiler arasındaki flörtleşme ve Menzil cemaatinin ülkücü hareketle kurduğu ideolojik bağ, 1980’li yılların ardından devlet bürokrasisi içerisinde çok daha girift ve derin bir yapıya bürünmüştür.

Ancak AK Parti ve Gülen hareketi arasındaki ittifak, siyaset-cemaat ilişkilerini geleneksel sınırların ötesine taşıyarak adeta "çığırından çıkarmış" ve devletin kurumsal yapısında ciddi bir kırılmaya yol açmıştır.

17 Aralık süreci ve 15 Temmuz darbe girişimi, bu tür yapıların devlet içerisinde "paralel" bir güç odağı haline gelmesinin yarattığı tahribatı gözler önüne sermiştir.

Beklenti, bu acı tecrübelerden sonra liyakat esaslı bir devlet yönetimine geçilmesi yönündeyken, uygulamada farklı tarikat ve cemaat yapılarının devlet kadrolarında yeniden güçlendirilmesi tercih edilmiştir. Bu durum, siyasetin dini yapılarla olan ilişkisinin yapısal bir sorun olmaya devam ettiğini göstermektedir.

Kanaatimce, bu karmaşık denklem içerisinde Necmettin Erbakan’ın "Millî Görüş" perspektifi, cemaatleri devletin içine yerleştirmek yerine onları kendi siyasi hareketinin bir parçası olarak tanımlayan ve ideolojik tutarlılığı önceleyen özgün bir duruş sergilemiştir; nitekim günümüzde CHP dahil hiçbir siyasi hareket, Erbakan’ın bu konudaki özgün ve mesafeli ufkuna tam anlamıyla ulaşamamıştır.

İslam dünyasının tarihsel gelişimini ve günümüzdeki yapısal sorunlarını anlamak isteyenler için Prof. Dr. Ahmet Kuru’nun çalışmaları, ezber bozan bir perspektif sunmaktadır. Kuru, İslam dünyasının neden bir "geri kalmışlık" sarmalına girdiğini, dışsal faktörlerden ziyade içsel bir tarihsel kırılmaya dayandırır.

Kuru’nun temel tezi, 11. yüzyıla kadar İslam dünyasında entelektüel ve ekonomik dinamizmin motoru olan ulema ve tüccar sınıflarının, devletten bağımsız ve özerk bir yapıya sahip olduğu gerçeğine dayanır. Ancak hususen bu tarihten itibaren kurulan "ulema-devlet ittifakı", entelektüel özgürlüğü kısıtlayarak otoriterliğin kurumsallaşmasına yol açmıştır.

Bu bağlamda, ulemanın devlet gücünü kullanarak bilimsel ve toplumsal düşünce üzerinde tekel kurmasını engelleyen bir yapı, entelektüel özerkliğin korunması için hayati bir mekanizma olarak öne çıkmaktadır.

Kuru’nun analizi, İslam dünyasının yeniden yükselişinin ancak bu bağımsız entelektüel ve ekonomik sınıfların yeniden inşasıyla mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır.

Tarihsel olarak, ulemanın devlet bürokrasisine eklemlenerek meşruiyet üreticisi haline gelmesi, bağımsız düşünceyi ve ekonomik dinamizmi (tüccar sınıfının zayıflamasıyla) tasfiye etmiştir.

Dolayısıyla, Kuru'nun analizinden yola çıkarak, laikliğin muhafazası, ulemanın veya herhangi bir ideolojik sınıfın devlet aygıtını kullanarak toplum üzerinde tahakküm kurmasını engelleyecek "kurumsal bir denge" ve "entelektüel çoğulculuk" alanı yaratmak adına elzemdir; zira devletten bağımsız bir entelektüel sınıfın varlığı, modernleşme ve kalkınma için vazgeçilmez bir ön koşuldur.

İslam dünyasının tarihsel gelişimini ve günümüzdeki yapısal sorunlarını anlamak isteyenler için Dr. Kuru’nun çalışmaları, ezber bozan bir perspektif sunmaktadır. Kuru, İslam dünyasının neden bir "geri kalmışlık" sarmalına girdiğini, dışsal faktörlerden ziyade içsel bir tarihsel kırılmaya dayandırır.

Kuru’nun temel tezi, 11. yüzyıla kadar İslam dünyasında entelektüel ve ekonomik dinamizmin motoru olan ulema ve tüccar sınıflarının, devletten bağımsız ve özerk bir yapıya sahip olduğu gerçeğine dayanır.

Ancak bu tarihten itibaren kurulan "ulema-devlet ittifakı", entelektüel özgürlüğü kısıtlayarak otoriterliğin kurumsallaşmasına yol açmıştır.

Bu bağlamda, ulemanın devlet gücünü kullanarak bilimsel ve toplumsal düşünce üzerinde tekel kurmasını engelleyen bir yapı, entelektüel özerkliğin korunması için hayati bir mekanizma olarak öne çıkmaktadır.

Atatürk’ün laiklik anlayışı, dinin siyasetten ve devlet işlerinden arındırılarak, bireyin vicdanına özgülenmesini esas alır. Bu yaklaşım, dinin bir sömürü aracı haline getirilmesini engelleyerek, gerçek dindarlığın gelişmesine olanak tanır.

Devletin tüm inançlar karşısında tarafsız kalarak, vatandaşları arasında hiçbir ayrım gözetmemesi, hem hukuk devleti olmanın gereği hem de toplumsal bütünleşmenin anahtarıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler silsilesi içerisinde laiklik, yalnızca hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda toplumsal barışın ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak isabetli bir vizyonun ürünüdür.

Bu yapı, farklı inanç gruplarının tıpkı Medine Sözleşmesi’nin çoğulcu ruhunda olduğu gibi, müşterek bir zeminde, karşılıklı saygı ve huzur içerisinde bir arada yaşamalarını mümkün kılmaktadır.

Zira laikliğin ihlali, inanç sahibi bireylerin dinlerini özgürce yaşama ve vicdanlarının sesini dinleme haklarını doğrudan tehdit eden bir süreci tetikleyebilir.

Bu nedenle, Atatürk’ün bizlere emanet ettiği bu kıymetli mirasa sahip çıkmak, toplumsal huzurumuzun ve çağdaş bir devlet yapısının devamlılığı adına hepimizin vazgeçilmez bir ödevidir.

Selam ve dua ile