Geleneksel bayramların ruhu, bireysel sevinçlerin ötesinde kolektif bir arınma ve yeniden doğuş muştusudur.
Ancak bugün, İslam dünyasının ve insanlığın üzerine çöken koyu gri bulutlar, dökülen masum kanlar ve bitmek bilmeyen zulümler, bayramın neşesini buruk bir tefekküre dönüştürmektedir.
Modern çağın getirdiği yabancılaşma ve parçalanmışlık içinde ümmetin maruz kaldığı bu ağır imtihan, aslında bizlere en temel hakikati fısıldamaktadır: Varlık, ancak birlik ile kaimdir.
Şehirlerin harabeye döndüğü, vicdanların sağırlaştığı bu demlerde, her bir damla gözyaşı ve her bir acı feryat, bizleri bencilliğin dar kalıplarından çıkarıp "biz" olmanın engin ufkuna davet etmektedir.
Eğer yüreklerimizi aynı sancıyla dağlayabilir, ellerimizi aynı dua ve dayanışma azmiyle birleştirebilirsek, bu karanlık tünelin sonundaki aydınlık kaçınılmazdır.
Zira tarih şahittir ki; darmadağın olmuş bir gövdenin yeniden dirilişi, ancak ruhun vahdet potasında erimesiyle mümkündür. Bu bayram, sadece bir kutlama değil, insanlığın ve ümmetin küllerinden yeniden doğacağı o büyük uyanışın ilk adımı olmalıdır.
Ramazan ayı, sadece bedenin açlıkla terbiye edildiği bir zaman dilimi değil, aynı zamanda insan ruhunun en derin katmanlarında saklı olan "devam edebilme" iradesinin keşfedildiği metafizik bir yolculuktur.
İslam düşünce geleneğinde oruç, insanın hayvani nefsinin arzularını dizginleyerek melekût alemine yaklaşması ve iradesini çelikleştirmesi süreci olarak tanımlanır.
Bu süreçte birey, en temel ihtiyaçlarından vazgeçerek aslında şu hakikati idrak eder: İnsan, biyolojik zorunlulukların ötesinde, manevi bir gaye uğruna her türlü meşakkate göğüs gerebilecek bir potansiyele sahiptir.
Bu potansiyel, modern felsefede "resilience" (psikolojik dayanıklılık) olarak adlandırılsa da, İslam irfanında "sabır" ve "metanet" kavramlarıyla çok daha geniş bir varoluşsal zemine oturtulur.
Ramazan'ın bize öğrettiği bu temel öğreti—zorluklara rağmen ayakta kalma ve ilerleme gücü—bugün İslam coğrafyasının kalbinde, özellikle İran ve Filistin'de yaşanan trajediler karşısında en somut karşılığını bulmaktadır.
Filistin halkının on yıllardır süren işgal, abluka ve sistematik şiddet karşısında sergilediği direnç, sadece siyasi bir duruş değil, aynı zamanda Ramazan ruhunun toplumsal bir tezahürüdür.
Filistinli bir annenin yıkıntılar arasında iftar sofrası kurması, imkansızlıklar içinde umudu yeşertmesi, insanın ruhsal kapasitesinin fiziksel baskılardan daha üstün olduğunun kanıtıdır. Bu durum, Viktor Frankl'ın "İnsanın Anlam Arayışı" eserinde vurguladığı, en zor şartlarda dahi insanın içsel özgürlüğünü koruyabilme yetisiyle paralellik gösterir.
İran'dan Filistin'e uzanan bu coğrafyada, halkların maruz kaldığı ekonomik yaptırımlar, askeri tehditler ve kültürel kuşatmalar, ümmetin hatta tüm iyilerin "vahid" (tek bir vücut) olma zorunluluğunu her zamankinden daha elzem kılmaktadır.
İslam felsefesinde Farabi'nin "Erdemli Şehir" (el-Medinetü'l-Fazıla) idealinde belirttiği gibi, bir toplumun bekası, fertlerin ortak bir gaye etrafında birbirlerine kenetlenmelerine bağlıdır.
Eğer bir uzuv acı çekiyorsa, diğer uzuvların buna duyarsız kalması, organizmanın bütünlüğünün bozulduğuna işarettir. Bugün Gazze'de ve Iran’da yaşanan açlık ve yıkım, sadece o bölgenin değil, tüm İslam dünyasının irade sınavıdır.
Ramazan boyunca açlığı deneyimleyen bir müminin, yanı başındaki kardeşinin kalıcı açlığına karşı sessiz kalması, tutulan orucun hikmetinden mahrum kalındığını gösterir.
Birlik olma ruhu, sadece romantik bir söylem değil, felsefi ve sosyolojik bir gerekliliktir. İbn Haldun'un "asabiyet" teorisinde vurguladığı toplumsal dayanışma ruhu, bugün ümmet ölçeğinde yeniden inşa edilmelidir.
Zorluklar, toplumları ya parçalar ya da daha sıkı bir bağla birbirine bağlar. Ramazan'ın kazandırdığı disiplin ve dayanıklılık, siyasi ve mezhepsel ayrılıkların ötesine geçerek, ortak bir "adalet ve hürriyet" paydasında buluşmayı mümkün kılmalıdır.
İran'ın direniş kültürü ile Filistin'in varoluş mücadelesi, ümmetin ortak hafızasında birleşmeli ve bu enerji, pasif bir bekleyişten aktif bir inşa sürecine evrilmelidir.
Bayram, bu zorlu imtihan sürecinin sonunda gelen bir "fıtrat" sevincidir. Ancak gerçek bayram, sadece bireysel bir arınma değil, toplumsal bir kurtuluşun müjdecisi olduğu zaman tam manasına kavuşur.
Muhammed İkbal'in şiirlerinde sıklıkla vurguladığı "benliğini bulma" ve "harekete geçme" çağrısı, bugünün Müslümanı için Ramazan sonrası en büyük ödevdir.
Zorluklara rağmen devam edebilme potansiyelimiz, bizi sadece hayatta tutmakla kalmamalı, aynı zamanda parçalanmış coğrafyaları birleştirecek bir iradeye dönüşmelidir.
Sonuç olarak, bu bayramda kalplerimiz Tahran'dan Gazze'ye, İstanbul'dan Kahire'ye kadar tek bir ritimle çarpmalıdır. Ramazan'ın bize aşıladığı o sarsılmaz direnç ruhu, ümmetin birliğini yeniden tesis edecek olan harçtır.
Unutulmamalıdır ki; "Zorlukla beraber bir kolaylık vardır" (İnşirah, 5) ayeti, sadece bireysel bir teselli değil, toplumsal bir vaattir.
Bu vaadi gerçekleştirecek olan ise, zorluklar karşısında eğilmeyen ve kardeşinin elini bırakmayan birleşik bir iradedir.
Bugünü Ramazan olanların yarınları bayram olacaktır.
İyi bayramlar!
Selam ve dua ile