İnsan üzerine düşündükçe, kötülüğün en temel kaynağının cehalet olduğuna dair inancım daha da güçleniyor.
Ne ki cehalet dediğim şey, okuma yazma bilmemek, diploma sahibi olmamak yahut kitaplardan uzak yaşamak değildir.
Asıl cehalet, hakikate yabancılaşmaktır.
İnsan bazen bir ömür kitap okur, lâkin yine de cahildir; bazen tek bir hakikati kavrar ama o hakikat onun tüm hayatını değiştirir.
Zira bilgi, zihni dolduran bir malumat yığını değil, insanı dönüştüren idraktir.
Belki de bu yüzden Sokrates'in iki bin beş yüz yıl önce söylediği şu cümle hâlâ eskimedi:
"Hiç kimse bilerek kötülük yapmaz."
Bu söz ilk duyulduğunda insana fazla iyimser gelir. Dünya savaşlarla, işkencelerle, cinayetlerle, zulümlerle doluyken bunu nasıl söyleyebiliriz?
Tarihte nice zalimler vardı. Onlar yaptıklarının kötü olduğunu bilmiyorlar mıydı?
İtiraz tam da burada başlıyor.
Ben onların yaptıklarının sonuçlarını bildiklerini inkâr etmiyorum. Bir insanın canını aldıklarını, bir aileyi dağıttıklarını, bir şehri yaktıklarını elbette biliyorlardı. Lakin benim "bilmek" dediğim şey bundan başka bir şeydir. Sonucu bilmek başka, hakikati bilmek başkadır.
Zira hakikati bilmek, başkasının acısına nüfuz edebilmek demektir.
Bir annenin evladını kaybettiği gün içine çöken sessizliği gerçekten bilebilseydik...
Haksız yere yıllarını mahkeme koridorlarında tüketen bir insanın tükenen umudunu kendi içimizde hissedebilseydik...
Çocuğunu aç yatıran bir babanın gecesini gerçekten yaşayabilseydik...
İşkence gören bir insanın yalnız bedenini değil, kırılan ruhunu da anlayabilseydik...
Aynı kötülüğü aynı rahatlıkla yapabilir miydik?
Sanmıyorum.
Çünkü hakiki bilgi, insan ile başkası arasındaki mesafeyi kaldırır. Başkasını gerçekten bilen, onu artık "başkası" olarak göremez. Orada kendi insanlığını bulur. İşte vicdan dediğimiz şey de belki tam burada doğar.
İnsan çoğu zaman kötülüğü sevdiği için işlemez. Daha büyük bir yanlışı doğru sandığı için işler. 1980’lerdeki
Öfkesini adalet zanneder. İntikamını hak sanır. Menfaatini zaruret diye adlandırır. Gururunu haysiyet sanır. Nefis, kelimelerin elbiselerini değiştirerek hakikati gizler. Cehaletin en tehlikeli biçimi de budur: Yanlışı hakikat diye sevmek.
Asıl felaket bilgisizlik değildir; bildiğini sanmaktır.
Hakikati arayan insan yanılabilir. Fakat hakikate ulaştığını zanneden artık aramaz. Aramayanın vicdanı da zamanla susar.
Belki de insan önce kendisini kandırır, sonra başkalarına zarar verir. İçimizde öyle mahir bir avukat vardır ki en ağır kusurlarımızı bile birkaç güzel cümleyle masum gösterebilir. Kendimizi ikna ettiğimiz anda kötülük de meşruiyet kazanır.
Bu söylediklerim yalnızca bireysel hayat için geçerli değildir.
İnsan tek başına yaşamaz. Gün içinde verdiği küçük kararlar kadar, yıllar sonra sandık başında verdiği tek bir kararla da başkalarının hayatına dokunur.
Belki de bu yüzden siyaset, vicdanın en ağır imtihanlarından biridir. Çünkü bazen hiç tanımadığımız insanların kaderine ortak oluruz.
Bir oy bizim için yalnızca bir tercih olabilir. Ama o tercih, bir başkasının ekmeğine, adalete erişimine, eğitimine, haysiyetine, hatta geleceğine de dokunabilir.
Çoğu zaman bunu göremeyiz. Görmediğimiz için de verdiğimiz kararların ağırlığını hissedemeyiz.
Kendime sık sık şu soruyu soruyorum:
Bu ülkenin en yoksul mahallesinde bir yıl yaşasaydık, siyasi tercihlerimiz yine aynı olur muydu?
Ay sonunu getiremediği için çocuğunun gözlerinin içine bakamayan bir babanın evinde otursaydık...
Evladına harçlık veremediği için utanç duyan bir annenin sessizliğini paylaşsaydık...
Haksız yere işini kaybeden, yıllarca mahkemelerde adalet arayan, tek bir kararla hayatı altüst edilen insanların bekleyişini kendi ömrümüz gibi yaşasaydık...
Sadece düşüncesi, kimliği veya inancı yüzünden dışlanan insanların yalnızlığını iliklerimize kadar hissetseydik...
Yine de bugün savunduğumuz fikirleri aynı kesinlikle savunabilir miydik?
Belki evet.
Ben, hakikati yaşayan herkesin aynı siyasi sonuca ulaşacağını iddia etmiyorum. Aynı acıyı gören iki insan, yine farklı çözümler önerebilir. Farklı ekonomik modelleri savunabilir, farklı siyasal anlayışları benimseyebilir. Mesele aynı sonuca varmak değildir.
Mesele, aynı vicdandan hareket etmektir.
Hakikati gerçekten gören insanın değişen ilk şeyi oyu değil, üslubudur.
Çünkü kesinlik azalır, tevazu artar.
Hüküm vermek zorlaşır, dinlemek kolaylaşır. Karşısındaki artık yenilmesi gereken bir rakip değil, kendi gibi acı çekebilen bir insandır.
Belki de bugün siyasetimizin en büyük eksikliği bilgi değildir; idraktir.
Verilerimiz çoğaldı. Raporlarımız arttı.
Ekranlarımız her gün yeni rakamlarla doluyor.
Ama rakamların arkasındaki insanı göremiyoruz.
Açlığı konuşuyoruz ama aç insanı tanımıyoruz.
Adaleti tartışıyoruz ama adalet bekleyen insanın yüzüne bakmıyoruz.
Fakirliği analiz ediyoruz ama fakirin evine misafir olmuyoruz.
Bunun için kanaatlerimiz bazen tecrübeye değil, mesafeye dayanıyor.
Oysa mesafe arttıkça cehalet büyüyor.
Belki de siyasi kutuplaşmanın en derin sebebi fikir ayrılığı değildir; hayat ayrılığıdır.
Aynı ülkeye bakıyoruz ama aynı hayatı yaşamıyoruz.
Aynı sokaklardan geçiyoruz ama aynı yükleri taşımıyoruz.
"Ekonomi" birimiz için yatırım hesabıdır, diğerimiz için akşam çocuğuna süt alabilmektir.
"Adalet" birimiz için anayasal bir kavramdır, diğerimiz için yıllardır açılmayan bir mahkeme dosyasıdır.
Medeniyet de tam burada başlar.
Bir toplumun büyüklüğü, en güçlülerinin ne kadar zengin olduğu ile değil, en zayıflarına ne kadar insan gibi yaşayabilecek bir hayat sunduğuyla ölçülür.
Zira medeniyet, binaların yüksekliği değil; vicdanın derinliğidir.
Yine dönüp aynı cümleye geliyorum.
İnsan, bir kötülüğün bütün hakikatini gerçekten bilse, onu işleyemez.
Belki yanlış kararlar almaya devam eder. Belki yine farklı ideolojileri savunur. Ama artık hiçbir fikrini başkasının acısını yok sayacak kadar kolay savunamaz.
Çünkü hakiki bilgi, insana yalnızca neyin doğru olduğunu öğretmez; başkasının acısına karşı duyarlı olabilmeyi de idrak ettirir.
Belki de insanın asıl vazifesi, daha çok bilgi edinmek değildir. Asıl vazifesi, başkasının acısını kendi vicdanında duyabilecek kadar insan olmaktır.
İşte ben buna hikmet diyorum. Ve inanıyorum ki kötülüğün panzehiri, bilgiden önce hikmettir; çünkü bilgi zihni aydınlatır, hikmet ise vicdanı..
Selam ve dua ile