Duygularımız bizi neye çaĝırıyor?

İnsan kendisini en çok nerede tanır?

Bazen bu sorunun cevabını kütüphanelerde aradım, bazen felsefe kitaplarında. Tabii ki vahyin satırlarında. Lâkin en çok hayatın içinde. Ve hayat sonra beni bambaşka bir yere götürdü. Demir kapıların ardına...

Orada öğrendiğim şey, insanın en derin yaralarının çoğu zaman mahkeme dosyalarında yazmadığıydı.

Bir gün manevi rehberlik görüşmesi için bir mahkûmla oturuyordum. Konuşurken sesi birkaç kez titredi. Babasının yoğun bakımda olduğunu söyledi.

Bir süre sustuk.

Kimileyin insanın söyleyebileceği en doğru cümle, sessiz kalmaktır.

Sonra bana döndü.

"Ne hissedeceğimi bilmiyorum." dedi.

Bu cümle uzun süre zihnimde kaldı. Çünkü aslında çoğumuz hayatımızın farklı zamanlarında aynı şeyi söylüyoruz. Ne hissedeceğimizi değil, hissettiklerimizle ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Ona şöyle dedim:

"Duyguların adını koymaya çalışmak bazen bizi olduğumuz yerde bırakır. Belki daha önemli soru şudur: Bu duygu seni nereye çağırıyor?"

Babası belki yakında bu dünyadan ayrılacaktı. Bunun acısını hiçbir söz hafifletemezdi. Acıyı küçültmek istemedim. Yasın üzerine aceleyle umut serpiştirmek de istemedim.

Sadece başka bir ihtimalden söz ettim.

"Babanın bedeni zayıflayabilir." dedim. "Ama sevginiz sadece bedenden ibaret değildir. Bazen bir insan fiziksel olarak eksilirken, onun hayatımızdaki manevi varlığı büyür. Onun sana kattıkları, öğrettikleri ve sende bıraktığı izler yaşamaya devam eder."

Sonra ekledim:

"Bu acıyı taşıyacaksın. Fakat gün gelecek, bu acı seni tüketen bir yük olmaktan çıkıp sana yön veren bir güç de olabilir. Belki bundan sonra kardeşlerini daha sık ararsın. Belki ailene daha sık 'Sizi seviyorum.' dersin. Belki babanın sana veremediğini, kendi çocuklarına vermeye karar verirsin. O zaman acı kaybolmuş olmaz; ama yön değiştirmiş olur."

Konuşurken fark ettim ki aslında yalnız değildik.

"Geçtiğimiz Ekim ayında ben de annemi kaybettim." dedim.

O an odadaki hava değişti.

Artık konuşan yalnızca bir manevi rehber değildi.

Annesini özleyen bir evlat da konuşuyordu.

İnsan, kaybın dilini ancak biraz kaybettikten sonra öğreniyor.

Ben annemi geri getiremedim.

O da babasını yanında tutamayabilirdi.

Fakat ikimiz de aynı sorunun önünde duruyorduk:

Sevdiğimiz insanlar artık bize yeni anılar veremediğinde, biz onların bize bıraktıklarıyla nasıl yaşayacağız?

Belki de mesele hissettiğimiz duyguların adı değildir.

Acı...

Öfke...

Hasret...

Suçluluk...

Bunların hepsi insan olmanın parçalarıdır.

Lâki temel mesele, o duyguların bizi hangi yöne taşıdığıdır.

Öfke adalete dönüşebilir.

Korku bilgeliğe dönüşebilir.

Suçluluk sorumluluğa dönüşebilir.

Ve yas...

Gam, çok daha derin bir sevgiye dönüşebilir.

Manevi rehberlik bana yıllar içinde şunu öğretti:

İnsanlar en çok cevap aramıyorlar.

Birlikte taşıyabilecekleri bir anlam arıyorlar.

Çünkü acı, paylaşıldığında küçülmeyebilir.

Ama yalnızlık çoğu zaman küçülür.

Demir kapılar bana özgürlüğün yalnızca dışarıda dolaşabilmek olmadığını öğretti.

Gerçek özgürlük bazen insanın kendi acısıyla kavga etmeyi bırakıp onunla konuşabilmesidir.

Belki ruhun olgunlaşması da tam burada başlar.

Duygularımızı susturduğumuz anda değil...

Belki onların bizi daha merhametli, daha sorumlu ve daha seven olgun bir insana dönüştürmesine izin verdiğimiz anda.