Hüsrev Hatemi’nin Ardından

Prof. Dr. Hüsrev Hatemi’nin vefatı, sadece bir hekimin veya bir entelektüelin aramızdan ayrılışı değil, aynı zamanda modern zamanların karmaşasında kadim bilgeliğin ve nezaketin temsilcilerinden birinin "baki olan bu kubbede" hoş bir sada bırakarak ebediyete intikalidir.


Ölüm, insanlık tarihi boyunca üzerine en çok düşünülen, korkulan ama aynı zamanda hayatın anlamını belirleyen en keskin sınırdır.


İslam düşünce geleneğinde ölüm, bir yok oluş değil, aksine bir "vuslat" ve "terhis" olarak görülür; dünya hayatı ise ahiretin tarlası olarak bilinir.


Ölüm felsefesi, insanın kendi sonluluğu ile yüzleşmesi ve bu yüzleşme neticesinde hayatına bir anlam katması sürecidir ve ölümü hatırlamak (zikr-i mevt), kalbi dünya hırslarından arındıran ve insanı hakikate yaklaştıran en önemli manevi disiplindir.


Hüsrev Hatemi, hem tıbbi bilgisiyle bedenin faniliğine şahitlik etmiş hem de edebiyatçı kimliğiyle ruhun ölümsüzlüğüne dair estetik bir duruş sergilemiştir.


Onun hayatı, "Baki kalan bu kubbede hoş bir sada bırakmak" düsturunun, yani geride iyi bir isim ve faydalı eserler bırakmanın önemini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.


İslam öğretilerinde ölüm, bir "ibret" (ders alma) vesilesidir. Kur’an-ı Kerim’de "Her nefis ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân:3:185) ayeti, hayatın geçiciliğini mutlak bir hakikat olarak ortaya koyar.


Ancak bu geçicilik, hayatı anlamsız kılmaz; aksine her anın kıymetini bilmeyi gerektirir.


Hüsrev Hatemi’nin vefatı, bizlere bir kez daha hatırlatıyor ki; insan, sahip olduğu makamlar, unvanlar veya dünyevi başarılarla değil, geride bıraktığı nezaket, ilim ve insanlık mirasıyla anılır.


Baki olan bu kubbede hoş bir sada bırakmak, sadece büyük işler başarmak değil, aynı zamanda bir insanın gönlüne dokunabilmek, bir hastaya şifa, bir öğrenciye ışık olabilmektir.


Ölüm, hayatın bir sonu değil, bir "terhis" belgesidir; dünya meşakkatinden kurtulup hakikatin mutlak huzuruna çıkıştır.


Hatemi gibi kıymetli şahsiyetler, bu dünyadan göçerken arkalarında sadece boşluk değil, doldurulması zor bir entelektüel ve ahlaki boşluk bırakırlar.


Bizlere düşen ise, onların bıraktığı bu "hoş sada"yı duymak ve kendi hayatlarımızı bu hakikat ışığında yeniden inşa etmektir.


Hatemi, tıbbın soğuk ve analitik dünyasını, şiirin sıcak ve insani dokunuşuyla birleştiren bir "gönül hekimi" idi.
Onun şiirlerinde ölüm, bir son değil; aksine hayatın içindeki o ince sızının, o derin hikmetin nihai durağıdır.

Hatemi’nin dizelerinde İstanbul’un eski semtleri, bir hastanın gözlerindeki hüzün ve zamanın geçiciliği, adeta birer "hoş sada" olarak yankılanır.


O, şiirlerinde insanın faniliğini, bir yaprağın dalından düşüşü kadar doğal, bir çiçeğin soluşu kadar zarif bir dille anlatmıştır. Ölümü, hayatın anlamını tamamlayan bir nokta, bir "nokta-i istirahat" olarak görmüştür.
Onun hatırasını, yine kendi dizelerinin o eşsiz musikisiyle mühürleyelim.


Geldik, geçiyoruz bir nefeslik bu handan

Ne kaldı geriye, o eski hatıradan?
Bir hoş sada imiş baki kalan kubbede

Biz de göçüp gideriz, bir gün bu dünyadan

Nokta cümlenin ölümü, ölüm cümle hayatın noktası..

Rahmet olsun


Selam ve dua ile