Maskelenmiş Atatürk Husumeti ve İskilipli Atıf Meselesi

İnsanoğlunun kalbi, bazen hakikatin berrak aynası olmaktan çıkıp, ideolojik körlüklerin ve hırsların puslu zindanına dönüşebiliyor.

Maalesef günümüzde, bazı kesimlerin yüreklerinde taşıdıkları kindarlık, dindarlıklarının önüne geçerek bu ulvi değerleri gölgede bırakmaktadır.

Bu hazin tablo, politik tarafgirliklerin, kişinin özündeki insani ve dini kimliği bir gölge gibi yutmasından, onu kendi dar kalıplarına hapsetmesinden kaynaklanmaktadır.

Daha evvel değindiğim o "dış güdümlü dindarlık" kavramı, işte bu hastalıklı ruh halinin, vicdanı bir kenara iten o talihsiz neticesinden başka bir şey değildir.

Ne vakit hakikatin sesini duyuran, "ağyara" dokunan bir iki satır kaleme alsam, karşımda olgunluktan nasibini almamış, ergen psikolojisinin o hırçın ve tutarsız tavrıyla harmanlanmış, yaşına başına hürmeti unutmuş bir "hayasız ihtiyar homurdanışı" buluyorum.

İnsan, inancını bir kalkan değil de bir kılıç gibi kullandığında, aslında kendi ruhunun derinliklerinde açtığı yaraları başkalarına yansıtıyor demektir.

Bu zihniyeti yakından tanırım; zira gençlik yıllarım, o hararetli hezeyanların satır aralarında kaybolmakla, o tek taraflı anlatıların ateşli bir savunucusu olmakla geçti.

1990’lı yılların o puslu atmosferinde, Yalan Söyleyen Tarih Utansın! yahut Belgeler Gerçekleri Konuşuyor! Yakın Tarih Ansikolopedisi gibi, resmi tarihin dışına taşan, adeta birer "karşı-tarih" manifestosu niteliğindeki o kitaplar, başucumdan ayırmadığım kutsal metinler gibiydi.

Sadece okumakla kalmaz, çevremdeki herkesi bu anlatıların yarattığı o sahte gerçeklik algısıyla huzursuz ederdim. Öyle bir fanatizm içindeydim ki, lise sıralarında tarih sınavlarına girerken, müfredatın dışına çıkıp o kitaplarda öğrendiğim "gizli" bilgileri hakikat sanarak kağıtlara dökmekten, tüm riskleri göze almaktan çekinmezdim.

Ancak hakikatin soğuk yüzüyle karşılaşmam, üniversite yıllarımda, 1995’te Prof. Şükrü Sina Gürel’in Türk Dış Politikası dersinde gerçekleşti. Lozan Antlaşması ve muhtelif konularda o ezberlenmiş, argümanlarla hocaya meydan okumaya kalkıştığımda, Gürel’in önüme koyduğu deliller, zihnimdeki o kurgusal dünyayı bir anda sarstı.

O an, sadece bir konuyu değil, yıllarca zihnime enjekte edilen o ideolojik zehrin etkisini de sorgulamaya başladım. Bir olaya tek bir zaviyeden bakmanın körlüğünü fark etmek, o zehrin zihnimden tamamen sökülüp atılması için yıllar süren bir iç hesaplaşmayı ve derin bir okuma disiplinini zorunlu kıldı.

Köşesinde Cemil Meriç’in satırlarını bir zırh gibi kuşanan, ancak o büyük mütefekkirin ruhunu ve metodolojisini idrakten fersah fersah uzak ve yoksun olan bir "aklı evvel", beni bir ithamın karanlığına itmeye çalışıyor. İddiasına göre, din psikolojisinin duayenlerinden Harvardlı Gordon Allport’a referans vermem, bir tür entelektüel sapmadır.

Oysa Cemil Meriç’i, o "mağaradakilerin" gölgelerinden kurtulup hakikatin güneşine çıkmak için okuyanlar bilir ki; Meriç, Batı’nın kütüphanelerini birer laboratuvar gibi kullanarak kendi öz değerlerimizin müdafaasını yapmış, "Garp"ı en ince damarlarına kadar tahlil ederek "Şark"ın uyanışını hedeflemiştir.

Cemil Meriç, Avrupa’nın "mülevves" kavramlarını ithal eden bir anonim şirket değil, o kavramları bir cerrah titizliğiyle parçalara ayırıp, kendi medeniyetimizin inşasında birer neşter olarak kullanan bir fikir işçisidir.

Gordon Allport’un "dış güdümlü" ve "iç güdümlü" dindarlık tasnifi, teolojik bir fetva değil, sosyolojik bir röntgen çekimidir. Bu tasnif, dindarın vicdanı ile cemaat veya siyasi ideolojinin soğuk duvarları arasındaki o ince sınırı belirler.

Dış güdümlü dindar, illa ki münafık değildir; ancak o, çoğu zaman dini kimliğini, mensubu olduğu cemaatin veya siyasi mefkurenin gölgesinde eritmiş, vicdanını bu dış otoritenin emirlerine teslim etmiş bir "gölge insan"dır.

Tıpkı İskilipli Atıf Hoca’nın, sözde halifeliği muhafaza etme gayesiyle, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin karanlık dehlizlerinde Said Molla ile aynı hizaya gelmesi gibi; dış güdümlü dindarlık, bazen en kutsal değerleri, en dünyevi ve dışsal çıkarların kalkanı haline getirebilir.

Bu aklı evvel, Allport’u bir "müsteşrik" yaftasıyla mahkum etmeye çalışırken, aslında kendi cehaletinin mağarasında, duvardaki gölgeleri hakikat sanarak yaşamaya devam etmektedir. Oysa Meriç’in dediği gibi, "Kitap bir limandır ama o limana yanaşmak için önce kendi zihnimizdeki zincirleri kırmamız gerekir"

Anadolu’nun küllerinden yeniden doğmaya çalıştığı, istiklal güneşinin ufukta bir umut ışığı gibi belirdiği o karanlık günlerde, tarihin sayfaları arasında gölgeli bir figür olarak İskilipli Atıf Hoca belirir. İskilipli Atıf Hoca (1875-1926), Milli Mücadele’nin o çetin ve varoluşsal sancılar çektiği dönemde, Kuvayi Milliye hareketine karşı duruşu ve işgal güçleriyle kurduğu girift ilişkiler ağıyla anılmaktadır.

O, kalemini ve ilmini adeta Bel'am bir Baura misali bir kılıç gibi kullanarak halkı isyana teşvik eden risaleler kaleme almış ve yeni kurulan bir devletin temellerine karşı "ihanet bildirileri" yayımlamıştır.

Tarihin tozlu raflarında, Atatürk’ün Samsun’a ayak basmasından sadece üç ay evvel, 19 Şubat 1919’da İstanbul’da "Müderrisler Cemiyeti" adıyla bir yapı vücuda getirildi. Bu cemiyetin başında, ileride Damat Ferit kabinesinde şeyhülislamlık makamına oturacak olan Mustafa Sabri bulunurken, ikinci başkanlık koltuğunda İskilipli Atıf oturuyordu.

Zamanla, 24 Aralık 1919’da "Teali İslam Cemiyeti" ismini alacak olan bu yapı, İskilipli Atıf’ın liderliğinde, İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit’in ve İngiliz yandaşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın siyasi gölgesi altına girmiştir.

Aynı dönemde, İngiliz casusu Sait Molla’nın başkanlığını yürüttüğü İngiliz Muhipler Cemiyeti de faaliyetlerini artırmış, bu iki yapı adeta bir kader birliği içerisinde Milli Mücadele’nin karşısında saf tutmuştur.

Mütareke yıllarının o puslu ve ihanetle örülü atmosferinde, İstanbul’un dehlizlerinde karanlık bir ittifak filizleniyordu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, bir yandan İngiliz mandasının sahte huzurunu vaat ederken, diğer yandan Rahip Frew’un gölgesinde, vatanın istiklalini boğacak gizli bir ağ örüyordu.

Bu ihanet şebekesinin merkezinde, İskilipli Atıf’ın liderliğini yaptığı Teali İslam Cemiyeti ile Sait Molla’nın İngiliz Muhipleri, aynı gayede buluşmuşlardı. 26 Ekim 1919 tarihli o meşum mektup, Sait Molla’nın Rahip Frew ile kurduğu kirli pazarlığı gün yüzüne çıkarıyor; Teali İslam’ın en etkili isimlerinden Mustafa Sabri’nin, yabancı altınlarla nasıl bir "satın alma" sürecine girdiğini tarihin sayfalarına bir utanç vesikası olarak kazıyordu.

Atatürk, Nutuk adlı eserinde bu belgeleri bizzat gün ışığına çıkararak, milletin kaderiyle oynayanların maskelerini düşürmüştür. İskilipli Atıf’ın cemiyeti, dışarıdan gelen o zehirli sermaye ile Anadolu’nun kalbine, Konya’dan Niğde’ye kadar uzanan bir fitne ağı örmüş; Biga ve Gönen’de Gâvur İmam ve Anzavur gibi isyan ateşlerini körükleyerek Milli Mücadele’yi içeriden çökertmeye çalışmıştır.

Özellikle Sivas Kongresi’nin ardından, milletin birleştiği o en kritik günlerde, 26 Eylül 1919’da yayımladıkları bildiriyle Kuvayi Milliyecileri "adi eşkıya" ve "kudurmuş haydutlar" olarak yaftalamaları, bu zihniyetin vatanın kurtuluşuna duyduğu kinin en somut kanıtıydı.

23 Nisan 1920’de Ankara’da yükselen bağımsızlık meşalesinin henüz dumanı tüterken, İstanbul’un karanlık dehlizlerinde bir ihanet metni kaleme alınıyordu. İskilipli Atıf’ın riyasetindeki Teali İslam Cemiyeti, 20 Ağustos 1920’de yayımladığı o meşum bildiriyle, Anadolu’nun kurtuluş mücadelesini bir "eşkıyalık" olarak yaftalıyor ve milletin vicdanını zehirlemeye çalışıyordu.

Bu metin, sadece bir siyasi muhalefet değil, aynı zamanda bir infaz fetvası niteliğindeydi. Bildiride, "Millet aldatılıyor" feryadıyla başlayan o karanlık satırlar, Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarını hedef alarak, "Bu canileri, bu katil canavarları, daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefiz" diyerek, onların vücutlarını dünyadan kaldırmayı bir "farz!" olarak ilan ediyordu.

İngiliz ve Fransız işgal güçlerinin gölgesinde, Yunan ordusunun Anadolu’yu ateşe verdiği o günlerde, bu bildiriyle Atatürk’ün ve Kuvayi Milliye önderlerinin katli, dini bir vecibe gibi sunulmaya çalışılmış; böylece tarihin en keskin kırılma noktalarından birinde, kalemler birer cellat bıçağına dönüştürülmüştür.

Tarih, insanlığın zamanın sonsuz nehrindeki akışı değil, aynı zamanda hak ile batılın, sadakat ile ihanetin bitmek bilmeyen mücadelesidir. Bu kadim çatışmada, bir tarafta vatanın bekası için canını siper edenler, diğer tarafta ise kendi çıkarları uğruna değerleri istismar edenler yer alır. İskilipli Atıf’a şehitlik payesi atfetmek ise tarihsel gerçekleri perdeleyen siyasi ve dini bir bağnazlığın tezahürüdür.

Zira şehadet, hayatını imanın ahlaki bir yansıması olan "emanet" kavramı uğruna feda etmektir; ihaneti kutsallaştırmak ise dini bir hokkabazlıktan öteye geçemez.

Vatana ihanet, toplumsal sözleşmenin ve ortak geleceğin temeline konulmuş bir dinamittir; bu nedenle, ihanetin bedeli hukukun üstünlüğü çerçevesinde mutlaka ödetilmelidir.

Şahsi kanaatim, prensipte idam cezasının karşısında duran ve her bireyin ıslah edilerek topluma kazandırılması gerektiğine inanan bir çizgide olsa da, İskilipli Atıf’ın işlediği suçların ağırlığı ve devletin bekasına kasteden eylemleri, o günün şartlarında hukuki bir karşılık bulmuştur.

Tarih, sadece kazananların değil, aynı zamanda ihanetin karanlık yüzünü de kaydeden bir aynadır; bu aynada görünen, "şehit" sıfatıyla yüceltilmeye çalışılan figürün, aslında milli mücadele yıllarında işgal güçleriyle aynı safta yer alan bir ihanet odağı olduğudur.

İskilipli Atıf Efendi’nin yargılanma süreci ve idamı, Türk siyasi tarihinin en çok tartışılan konularından biri olmaya devam etmektedir. Sizin de belirttiğiniz gibi, İskilipli Atıf’ın durumu, sadece bir "şapka risalesi" meselesi olarak indirgenemeyecek kadar karmaşık bir siyasi arka plana sahiptir. İskilipli Atıf’ın idam kararının temelinde, onun Milli Mücadele döneminde Teali-i İslam Cemiyeti başkanı olarak yürüttüğü faaliyetler ve bu faaliyetlerin yeni kurulan Cumhuriyet rejiminin bekasına yönelik bir tehdit olarak algılanması yatmaktadır.

Tarihsel belgeler, İskilipli Atıf’ın sadece şapka kanununa muhalefet ettiği için değil, Milli Mücadele yıllarında Kuvayi Milliye hareketine karşı takındığı olumsuz tavır ve Yunan uçaklarından atıldığı iddia edilen beyannamelerdeki rolü nedeniyle devletin "kuruluş sürecine karşı faaliyet yürüten bir aktör" olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda, Said Nursi gibi Cumhuriyet devrimlerine karşı eleştirel duruş sergileyen ancak Milli Mücadele sürecinde vatanın bütünlüğü konusunda farklı bir tutum izleyen figürlerle kıyaslandığında, İskilipli Atıf’ın dosyasının "siyasi bir ihanet" algısıyla birleştirildiği görülmektedir.

Said Nursi, Cumhuriyet döneminde ağır suçlamalarla yargılanmış, sürgün edilmiş ve hapis yatmış olsa da, onun "vatan hainliği" veya "silahlı isyana teşvik" gibi bir suçlamayla idam edilmemiş olması, devletin o dönemki güvenlik algısının kişilerin eylemlerine ve bu eylemlerin rejime yönelik tehdit potansiyeline göre şekillendiğini göstermektedir.

İskilipli Atıf’ın durumu, özellikle Teali-i İslam Cemiyeti’nin Milli Mücadele karşıtı propaganda faaliyetleri ile doğrudan ilişkilendirilmiştir. Mahkeme kayıtları, onun sadece bir din adamı değil, siyasi bir figür olarak devlet otoritesini sarsan bir "isyan âmili" olarak değerlendirildiğini kanıtlamaktadır. Buna karşın, Said Nursi’nin Şeyh Said isyanı gibi olaylarda destek vermemesi ve milletin evlatlarının birbirine kırdırılmasına karşı duruşu, onun yargı süreçlerinde idam cezasından uzak tutulmasında belirleyici bir faktör olmuştur.

Sonuç olarak, İskilipli Atıf’ın idamı, sadece bir kıyafet tartışması değil, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki "devlet otoritesine karşı yürütülen faaliyetler" ve "rejim güvenliğine yönelik tehdit algısı" ekseninde ele alınması gereken bir yargı sürecidir.

O halde ey beni ecnebi mahfillerinin kucağına oturmak ile itham eden, insaf ve vicdandan mahrum, müfteri zihniyet!

Nerede olduğuma değil, ne yaptığıma ve ne yazdığıma bak! Hangi vazife-i maneviyeyi ifa ettiğime ve hangi mesuliyetin ağırlığını omuzladığıma bak!

Senin gibi Misak-ı Millî hududunu çizen Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarına, İskilipli Atıf gibi şahsiyetler üzerinden dolaylı yollarla kin ve adavet kusacağıma; vatanımdan uzak olsam dahi, bu topraklar için canlarını feda eden aziz şehitlerimize ve Mustafa Kemal'e sadakatle bağlı kalmayı tercih ederim.

Ey basiretini kaybetmiş gafil adam! Seni temsil eden zihniyet o derece nefret ve husumet ile maluldür ki, Anıtkabir’e karşı kimilerinin sergilediği o gayr-ı kabil-i kabul saygısızlık, senin gibilerinin hakikatten ne kadar uzaklaştığının en bariz delilidir.

Ismini zikrettigin o malum yapı ise, tıpkı senin gibi, Mustafa Kemal’in şahsından ve onun tesis ettiği inkılaplardan müteessir ve muzdariptir. Benim Cumhuriyet değerleriyle olan sadakatim değil, senin İskilipli Atıf üzerinden inkılap düşmanlığına soyunman, bilkais seni o zihniyete yakın kılmaktadır.

Zât-ı âlinizi, İskilipli Atıf bahanesiyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı adavet ve husûmet beslemekten vazgeçmeye; insaf ve iz’an dairesinde hareket etmeye dâvet ederim.

Vesselam