Oruç ve Kötülüğe "Hayır" Diyebilme Cesareti

Ramazan ayı, İslam medeniyetinde sadece bir ibadet zaman dilimi değil, aynı zamanda bireyin ahlaki tekamülünü sağlayan derin bir terbiye sürecidir. Bu sürecin mahiyetini anlamak için "Ramazan" ve "siyam" (oruç) kelimelerinin etimolojik kökenlerine bakmak elzemdir.


"Ramazan" kelimesi, Arapça r-m-d kökünden türemiş olup "yaz sonunda yağıp yeryüzünü tozlardan temizleyen yağmur" (er-ramdâ) veya "güneşin şiddetli ısısından kızmış yer" (er-ramad) manalarına gelmektedir. Bu bağlamda Ramazan, tıpkı kızgın yerin ayakları yakması gibi, müminin günahlarını yakıp yok eden ve ruhu manevi kirlerden arındıran bir iklimi temsil eder.


Öte yandan, oruç manasına gelen "siyam" veya "savm" kelimesi, sözlükte "bir şeyden nefsi alıkoymak, kendini tutmak ve susmak" anlamlarını taşır. Etimolojik olarak bu iki kavram birleştiğinde, Ramazan'ın ahlaki boyutu ortaya çıkar: Kişi, iradesini kullanarak (savm) nefsani arzularını dizginlerken, bu iradi çaba sonucunda oluşan manevi hararetle kötü huylarını yakıp (ramad) karakterini saf bir hale getirir.

Özdenetim Mekanizması


Ramazan ayının insan ahlakına en somut katkısı, iradenin güçlendirilmesidir. Modern psikolojide "özdenetim" (self-regulation) olarak adlandırılan bu yeti, İslam ahlak literatüründe "nefis terbiyesi" olarak karşılık bulur. Oruç, bireyin en temel biyolojik ihtiyaçları olan yeme, içme ve cinsel arzularına karşı geçici bir "hayır" diyebilme becerisini geliştirir. Bu durum, bireyin dürtüsel davranışlarını kontrol altına almasını sağlayarak, toplumsal hayatta daha sabırlı, metanetli ve ölçülü bir karakter sergilemesine vesile olur.

Empati, Merhamet ve Sosyal Adalet Bilinci


Ahlakın temel taşlarından biri olan empati, Ramazan ayında teorik bir bilgiden pratik bir deneyime dönüşür. Açlık ve susuzluk tecrübesi, varlıklı bireylerin yoksulların halini bizzat yaşayarak anlamasını sağlar. Bu deneyim, "diğergamlık" (altruism) duygusunu tetikler. Bir düşünür, orucun mideyi boşaltırken gönül gözünü açtığını ve başkalarının acısına karşı duyarlılığı artırdığını vurgular. Bu süreçte yapılan zekat, sadaka ve iftar ikramları, bireysel ahlakı toplumsal dayanışmaya dönüştürür. Sosyolojik açıdan bakıldığında, Ramazan ayı sınıfsal farklılıkların manevi bir zeminde eşitlendiği, zengin ile fakir arasındaki uçurumun merhamet köprüleriyle aşıldığı bir dönemdir.

Dürüstlük ve Murakabe Duygusu


Oruç ibadeti, diğer ibadetlerden farklı olarak "gizli" bir mahiyete sahiptir; bir insanın oruçlu olup olmadığını sadece kendisi ve Allah bilir. Bu durum, bireyde "murakabe" (Allah'ın her an kendisini izlediği bilinci) duygusunu geliştirir. Ahlak felsefesi açısından bu, dışsal bir denetimden ziyade içsel bir vicdan mekanizmasının inşasıdır. Kişi, kimsenin görmediği bir yerde dahi dürüstlüğünden ödün vermemeyi öğrenir. Allah resulu'nun "Yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmeyenin aç ve susuz kalmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur" hadisi, orucun sadece fiziksel bir açlık değil, aynı zamanda dilin ve kalbin yalandan, gıybetten ve kötü sözden arındırılması süreci olduğunu teyit eder.

Sabır ve Öfke Kontrolü


Ramazan, bir "sabır ayı" olarak nitelendirilir. Sabır, sadece zorluklara katlanmak değil, aynı zamanda ahlaki ilkelerde sebat göstermektir. Gün boyu süren açlık ve susuzluğun getirdiği fiziksel gerginliğe rağmen, müminin çevresine karşı nezaketini koruması istenir. İslam ahlakında "hilm" (yumuşak huyluluk) sıfatı, Ramazan'da en çok sınanan erdemlerden biridir. Oruçlu bir kimseye sataşıldığında "Ben oruçluyum" diyerek karşılık vermesi yönündeki nebevi tavsiye, öfke kontrolünün ve çatışma yönetiminin en etkili ahlaki yöntemlerinden biridir. Bu disiplin, bireyin günlük hayatındaki stres faktörlerine karşı daha vakur ve sakin bir duruş sergilemesine katkı sağlar.

Felsefi bir perspektif


Felsefi bir perspektifle oruç, en saf haliyle bir irade eylemidir. Immanuel Kant’ın ahlak felsefesinde vurguladığı "özerklik" (otonomi) kavramı, bireyin kendi yasasını koyabilmesi ve bu yasaya uyabilmesidir. Oruç tutan kişi, dışsal bir zorlama olmaksızın kendi biyolojik doğasına "hayır" diyebilme gücünü gösterir. Bu, insanın içgüdülerinin kölesi olmadığını, aksine aklıyla ve iradesiyle kendi üzerinde bir otorite kurabildiğini kanıtlar.

Oruç, modern tüketim toplumunun dayattığı "hemen tatmin" (instant gratification) kültürüne karşı bir başkaldırıdır. İnsana beklemeyi, sabretmeyi ve arzularını ertelemeyi öğretir; bu da felsefi anlamda gerçek özgürlüğün, arzuların tatmininde değil, arzular üzerindeki hakimiyette olduğunu gösterir.


Oruç sadece dini bir ritüel değil, bireyin hem kendi duyguları üzerinde hakimiyet kurmasını sağlayan varoluşçu bir eylem hem de toplumsal kötülüklere karşı "sıradan" bir piyon olmasını engelleyen ahlaki bir antrenmandır.

Oruç ile kazanılan "hayır" diyebilme pratiği, Arendt’in bahsettiği ahlaki çöküşe karşı bir kalkandır. Bir insan, en temel biyolojik ihtiyacı olan yemeğe "hayır" diyebiliyorsa, bu irade gücü onu toplumsal adaletsizliklere veya etik dışı emirlere karşı da dirençli kılar. Rollo May’in de belirttiği gibi, duygularını yönetemeyen bir birey, dışsal güçler tarafından kolayca manipüle edilebilir.

Adolf Eichmann, Nazi Almanyası'nın Yahudi sorununa "Nihai Çözüm" planının lojistik mimarı olarak bilinir. Ancak 1961 yılında Kudüs'te yargılanırken sergilediği tavır, dünya kamuoyunu şaşırtmıştır. Eichmann, bir canavar gibi değil, sıradan, hatta sıkıcı bir memur gibi davranmıştır. Hannah Arendt'in ünlü "Kötülüğün Sıradanlığı" eserinde belirttiği üzere, Eichmann'ın en belirgin özelliği derinlemesine düşünme (thinking) yetisinden yoksun olmasıdır.

O, emirleri uygularken bu emirlerin ahlaki sonuçlarını tartmak yerine, sistemin çarklarının ne kadar verimli çalıştığına odaklanmıştır.


Hannah Arendt, “Eichmann in Jerusalem” adlı eserinde, Nazi subayı Adolf Eichmann’ın korkunç suçlarını "irade yetisinin yokluğu" ile açıklar. Arendt’e göre kötülük, her zaman canice bir niyetten değil, bazen sadece sorgulamadan emirlere uymaktan ve yine "hayır" diyememekten kaynaklanır. Buna "kötülüğün sıradanlığı" (the banality of evil) adını verir.


Tüm bu felsefi, veriler ışığında, insanın kendi hakikatini korumasının yolu, yanlışa karşı durabilme cesaretinden geçer. Eğer bir birey, kendi değerlerine aykırı olan bir duruma "hayır" diyemiyorsa, o andan itibaren kötülüğün sessiz bir ortağına dönüşmüş demektir.

Bu bağlamda, dünyadaki kötülüklerin kökenine dair yapılacak en vurucu tespit şu şekilde özetlenebilir:


Dünyadaki pek çok kötülüğün temelinde, insanın kendi vicdanına ve özgürlüğüne ihanet ederek, yanlış olduğunu bildiği bir talebe karşı 'hayır' diyebilme cesaretini gösterememesi yatar.


Sosyolojik olarak, "hayır" diyemeyen bireylerden oluşan toplumlar, manipülasyona ve totaliter rejimlere karşı savunmasız kalırlar. Sınırlarını koruyamayan her birey, başkalarının kötü niyetli eylemleri için bir araç haline gelir.


Oruç ibadetinin sağladığı en temel ahlaki kazanım, bireye 'hayır' diyebilme iradesini aşılayarak onu hayatın içinde etkin ve kararlı bir özne haline getirmesidir. Zira 'hayır' diyememek, iradenin esaretidir ve manevi bir yıkımdır.

Nitekim tevhid inancının 'Lâ' (Hayır) ile başlaması bu hakikatin bir yansımasıdır; zihnen ve kalben 'hayır' demeyi beceremeyenin şehadeti dahi kemale ermiş sayılmaz.

Hayır diyememek; küresel ölçekten yerel düzleme, toplumsal yapıdan bireysel yaşantımıza kadar içine düştüğümüz açmazın en özlü ifadesidir.

Selam ve dua ile