İnsan, en sağlam hapishaneleri taştan değil, mazeretlerden inşa eder.
Bunu bana en çok demir kapıların ardındaki insanlar öğretti.
Yıllar boyunca yüzlerce mahkûmun hikâyesini dinledim. Hikâyeler farklıydı; çocukluklar, şehirler, yoksulluklar, acılar farklıydı. Lâkin cümleler birbirine şaşırtıcı derecede benziyordu.
"Beni bu şartlar buraya getirdi."
"Başka türlü yaşayamazdım."
"Hayat bana başka bir yol bırakmadı."
Bu sözlerin içinde kısmî hakikat elbette vardı. Zira hiçbir çocuk suça meftun doğmaz. Bazılarının omzuna daha çocukken ağır yükler bırakılır. İnsanın kaderi, doğduğu evden, gördüğü sevgiden, yaşadığı adaletten kuşkusuz etkilenir.
Lâkin bir gün fark ettim ki insanı özgürlüğünden mahrum eden şey, yaşadığı acılar değil; acılarını kimliğine dönüştürmesidir.
Zira mazeret, ilk bakışta insanı rahatlatır; sonra yavaş yavaş iradesini elinden alır.
Suçunu hep şartlara veren biri, iyiliğini de şartlardan beklemeye başlar.
Hayatının direksiyonunu görünmez ellere teslim eder.
İşte tövbe, o direksiyonu yeniden eline almaktır.
Tövbe, bir günahın ardından dökülen gözyaşı değildir. Ona belki istiĝfar diyebiliriz. Tövbe, insanın ilk defa kendi hikâyesini irade kalemiyle, cesaret ve azimle yeniden yazmaya başlamasıdır.
Âdem'in duası bu yüzden insanlık tarihinin en özgür cümlelerinden biridir:
"Rabbimiz, biz kendimize zulmettik..."
Bu cümlede ne kader suçlanır ne şeytan ne de başkaları.
İnsan, ilk defa kendi iradesini sahiplenir.
Belki de Allah'ın rahmeti, kişinin kusursuz olduğu yerde değil; mazeretsiz olduğu yerde tecelli eder.
Bu hakikati sadece bireyler için düşündüğümüzde eksik kalıyoruz.
Çünkü toplumların da bir nefsi vardır.
Milletlerin de alışkanlıkları...
Şehirlerin de korkuları...
Ve toplumlar da bazen kendi mazeretlerine sığınırlar.
Saatlerce siyaset konuşuruz.
Ekonomiyi konuşuruz.
Adaleti konuşuruz.
Sonra masadan kalkarken, sanki bütün bunlar bizim dışımızda olup bitiyormuş gibi davranırız.
Oysa demokrasi, seyredilecek bir oyun değildir.
Demokrasi, insanın kendi iradesine duyduğu saygının adıdır.
Sandık, yalnızca oy kullanılan bir kutu değildir.
Sandık, milletin iradesinin tecelli ettiĝi yerdir.
Oraya attığımız pusula, yalnızca bir partiye ya da bir lidere verilmiş destek değildir; aynı zamanda vicdanımızın o günkü hâlinin de mühürlenmiş şeklidir.
Bu yüzden sandık da bazen bir tövbedir.
Zira tövbe, "Dün böyle düşünüyordum; bugün gerçekleri biraz daha iyi görüyorum." diyebilme cesaretidir.
İnsan nasıl Allah'ın huzurunda yanlışını itiraf ederek yenileniyorsa, vatandaş da gerektiğinde kendi siyasi tercihini yeniden gözden geçirebilmelidir.
Bir lidere duyduğu hayranlığı...
Bir partiye duyduğu öfkeyi...
Bir ideolojiye duyduğu bağlılığı...
Hakikatin önüne koymamalıdır.
Zira put, yalnızca taştan yapılmaz.
İnsanı hakikati görmekten alıkoyan her bağlılık, görünmez bir puta dönüşebilir.
Hakiki vatandaşlık, hakiki kulluğa benzer.
İkisinde de sadakat, kişilere değil; hakikatedir.
İkisinde de asıl cesaret, "Ben hiç değişmem." demekte değil, "Yanlışımı gördüm." diyebilmektedir.
Belki de bir toplumun olgunluğu, iktidarını ne kadar sevdiğiyle ya da ne kadar eleştirdiğiyle ölçülmez.
Yanıldığında ne kadar zarafetle yön değiştirebildiğiyle ölçülür.
Çünkü nehir, aynı suyu taşıdığı için değil; akabildiği için diridir.
İnsan da böyledir.
Toplumlar da...
Ve belki özgürlüğün en güzel tarifi şudur:
Özgür insan, kaderini başkalarına yüklemeyen; özgür toplum ise geleceğini yalnız başkalarından beklemeyen toplumdur.
İkisi de bilir ki Allah, insanın önüne daima yeni bir kapı açar.
Yeter ki insan, o kapıdan geçecek cesareti kendinde bulabilsin.
Çünkü insan da toplum da önce mazeretlerine, sonra korkularına mahkûm olur. Oysa özgürlük, seçimlerinin sorumluluğunu sessizce omuzlayabildiğin yerde başlar.
İrade, Allah'ın insana verdiği en büyük emanettir; kaderi değiştiren de çoğu zaman sadece onu kullanma cesaretidir.
Selam ve dua ile