Yumuşak Güç Unsuru Olarak Dini Diplomasi ve İran Siyasetinde Şii Kimliği

Günümüz dünyasında dinin toplumsal ve siyasal alanlarda yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde, teopolitik kavramının önemi her zamankinden daha belirgin hale gelmiştir. İran örneğinde görüldüğü gibi, Şiilik yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda devletin dış politikasında ve uluslararası ilişkilerinde etkin biçimde kullanılan güçlü bir yumuşak güç aracıdır.

Teopolitik, yani dini referansların siyasi ve stratejik karar alma süreçlerine yön vermesi, İran’ın bölgesel etkisini anlamak için bize bir analiz çerçevesi sunar. Bu bağlamda, sadece coğrafi sınırları ve maddi kaynakları merkeze alan klasik jeopolitik yaklaşımlar artık yetersiz kalmaktadır; çünkü kimlikler, inançlar ve kutsal anlatılar da en az doğal kaynaklar veya askeri güçler kadar belirleyici olabilmektedir.

Teopolitik, en basit tanımıyla, dini inançların, kurumların ve değerlerin siyasi güç, yönetim ve uluslararası ilişkiler üzerindeki etkileşimini inceleyen bir kavramdır. Bu etkileşim, hem devletin dini otoriteyi kendi meşruiyeti için kullanmasını hem de dini kurumların siyasi süreçlere doğrudan müdahalesini kapsar. Teopolitik, sadece geçmişin bir kalıntısı olarak değil, aynı zamanda günümüz dünyasında da devletlerin iç ve dış politikalarını şekillendiren, çatışmaları tetikleyen veya barışı sağlayan güçlü bir dinamik olarak varlığını sürdürmektedir.

Teopolitik örnekleri tarihin farklı dönemlerinde ve coğrafyalarında gözlemlenebilir. Örneğin, Antik Mısır'da firavunlar tanrı-krallar olarak kabul edilir ve hem dini hem de siyasi otoriteyi ellerinde bulundururlardı.

Orta Çağ Avrupa'sında Papalık, krallar ve imparatorlar üzerinde önemli bir siyasi etkiye sahipti ve dini doktrinler devlet yönetimini derinden etkilerdi.

Tibet'teki Dalai Lama'nın hem ruhani lider hem de devlet başkanı olması da teopolitik bir yapıya örnektir. Şii teopolitiği ise özellikle İran İslam Devrimi sonrası ortaya çıkan "Velayet-i Fakih" (Fakihin Velayeti) doktrini ile belirginleşmiştir.

Bu doktrine göre, On İkinci İmam'ın gaybeti döneminde, İslam hukukunu en iyi bilen ve uygulayan bir fakih (din alimi), toplumun ve devletin yönetimini üstlenmelidir. Bu durum, İran'da dini liderin (Rehber) hem en yüksek dini hem de siyasi otoriteyi temsil etmesini sağlamıştır. Rehber, devletin tüm önemli kararlarında son söz sahibidir ve yasaların İslam hukukuna uygunluğunu denetler. Bu sistemde, dini kurumlar ve din adamları, devletin işleyişinde merkezi bir rol oynar ve siyasi meşruiyetin temelini oluşturur.

Yaşayan Şiilik, tek bir homojen yapıdan ziyade, farklı inanç ve pratiklere sahip çeşitli fraksiyonları barındırır. Genel olarak Şiilik, İmamet anlayışındaki farklılıklara göre çeşitli kollara ayrılmıştır. En önemli Şii fraksiyonları arasında Oniki İmam Şiiliği (İsnâaşeriyye), İsmailiye, Zeydiye ve Nusayrilik (Arap Aleviliği) bulunmaktadır.

İsnâaşeriyye (Oniki İmam Şiiliği), Şiiliğin en büyük kolu olup, on iki imama inanır ve Onikinci İmam Mehdi'nin gaybetine ve bir gün geri döneceğine inanır. İran, Irak, Azerbaycan ve Lübnan'da yaygın olarak bulunur.

İsmailiye, yedinci imamın kimliği konusunda Oniki İmam Şiiliği'nden ayrılmıştır ve genellikle "Yedi İmamcılar" olarak bilinir. İsmailiye, kendi içinde farklı kollara ayrılır (Nizari İsmailiye, Musta'li İsmailiye gibi) ve genellikle daha ezoterik yorumlara sahiptir.

Zeydiye, beşinci imamın kimliği konusunda ayrılmış olup, imametin Hz. Hasan veya Hz. Hüseyin soyundan gelen ve kılıçla ayaklanan herhangi bir kişiye geçebileceğine inanır. Yemen'de yaygın olarak bulunur ve diğer Şii kollarına göre Sünni İslam'a daha yakın kabul edilir.

Nusayrilik (Arap Aleviği), Suriye, Türkiye ve Lübnan'da bulunan ezoterik bir gulat Şii koludur. Nusayriler, Hz. Ali'yi ilahi bir varlık olarak görürler ve kendi özgün inanç sistemleri, ritüelleri ve kutsal metinleri vardır. Bu fraksiyonlar, Şii İslam'ın zengin ve çeşitli doğasını gözler önüne sermektedir.

Oniki İmam Şiiliği içinde dahi farklı teopolitik yaklaşımlar ve ekoller mevcuttur. Özellikle Necef Şiiliği ile Kum Şiiliği arasındaki farklar dikkat çekicidir. Necef, Irak'ta bulunan ve Şii dünyasının en eski ve saygın dini eğitim merkezlerinden biridir. Necef ekolü, genellikle daha geleneksel, apolitik ve ruhban sınıfının siyasi işlere doğrudan müdahalesine daha mesafeli bir yaklaşım sergilemiştir.

Necef'teki Sistani gibi büyük Ayetullahlar, genellikle dini ilimlere odaklanmayı ve siyasi otoriteye karşı bir denge unsuru olmayı tercih etmişlerdir. Onlar, imamın gaybeti döneminde siyasi otoritenin doğrudan dini liderler tarafından üstlenilmesinden ziyade, dini rehberliğin ve ahlaki otoritenin önemini vurgularlar. Bu ekol, dini kurumların devletten bağımsızlığını ve dini liderlerin siyasi iktidardan uzak durmasını savunmuştur.

Öte yandan, Kum Şiiliği, özellikle İran İslam Devrimi sonrası dönemde büyük bir yükseliş yaşamıştır. Kum, İran'da bulunan ve Ayetullah Humeyni'nin Velayet-i Fakih teorisini geliştirdiği ve uyguladığı bir merkez haline gelmiştir. Kum ekolü, Necef'e kıyasla daha aktivist ve siyasete doğrudan müdahil bir yaklaşıma sahiptir.

Velayet-i Fakih teorisi, dini liderin gaybet döneminde siyasi otoriteyi üstlenmesini meşrulaştırır ve dini liderin hem dini hem de siyasi konularda nihai otoriteye sahip olmasını sağlar. Kum ekolü, dini liderlerin sadece dini rehberlik yapmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumu ve devleti yönetme sorumluluğunu da üstlenmeleri gerektiğine inanır. Bu durum, İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasi yapısının temelini oluşturur ve dini liderin hem dini hem de siyasi konularda nihai otoriteye sahip olmasını sağlar. Bu iki ekol arasındaki farklar, Şii teopolitisinin farklı yorumlarını ve uygulamalarını yansıtmaktadır. Necef, daha çok dini ilimlere ve geleneksel ruhbanlık rolüne odaklanırken, Kum, siyasi aktivizmi ve dini liderlerin devlet yönetimindeki rolünü ön plana çıkarmıştır.

Türkiye'deki Oniki İmam Şiiliği, tarihsel ve ideolojik farklılıklar gösteren iki ana grup etrafında şekillenmiştir. Bu gruplardan ilki, genellikle Iğdır kökenli ve geleneksel bir yapıya sahip olan, Sebahattin Özgündüz liderliğindeki Şiilerdir. Bu grup, Türkiye'deki Şii inancının köklü bir temsilcisi olarak kabul edilir ve genellikle yerel cemaatler, camiler ve dernekler aracılığıyla faaliyet gösterir. Onların Şiilik anlayışı, Türkiye'nin kültürel ve sosyal dokusuyla iç içe geçmiş, daha çok geleneksel ritüellere ve yerel dini liderliğe dayalıdır.

Diğer önemli grup ise, Ayetullah Humeyni'nin Bursa sürgününden sonra Türkiye'de daha belirgin hale gelen ve İran merkezli Şiiliğin etkisinde şekillenen yapıdır. Humeyni'nin 1964-1965 yıllarındaki Bursa sürgünü, Türkiye'deki bazı Şii çevreler üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Bu dönemde ve sonrasında, özellikle 1979 İran İslam Devrimi'nin ardından, İran'ın dini ve siyasi liderliği, Türkiye'deki Şii topluluklar arasında daha fazla tanınmaya ve etkili olmaya başlamıştır. Bu grup, genellikle İran'daki Kum gibi dini merkezlerle daha güçlü bağlara sahiptir ve Velayet-i Fakih teorisine daha yakın bir duruş sergileyebilir. Bu durum, onların dini eğitim, fetva ve genel dini yönelimlerinde İran'daki dini mercilerin etkisini daha fazla hissetmelerine yol açmaktadır. Bu iki grup arasındaki temel farklar, sadece coğrafi köken ve liderlik anlayışında değil, aynı zamanda dini yorumlar, siyasi duruşlar ve toplumsal entegrasyon biçimlerinde de kendini göstermektedir.

Şii Hilali kavramı, coğrafi bir terim olarak, İran'dan başlayarak Irak, Suriye ve Lübnan'a kadar uzanan ve Şii nüfusun yoğun olduğu bölgeleri ifade eder. Bu kavram, özellikle 2000'li yılların başlarında, ABD'nin Irak işgali sonrası bölgedeki güç dengelerinin değişmesiyle birlikte daha sık kullanılmaya başlanmıştır.İran, bu "hilal"in merkezinde yer alarak, Şiiliği yumuşak güç unsuru olarak etkin bir şekilde kullanmaktadır.

Yumuşak güç, bir devletin askeri veya ekonomik zorlama yerine kültürel çekicilik, siyasi değerler ve dış politika meşruiyeti aracılığıyla diğer ülkeleri etkileme yeteneğidir. İran için Şiilik, hem dini bir inanç sistemi hem de siyasi bir ideoloji olarak, bölgedeki Şii topluluklar üzerinde önemli bir etki yaratmaktadır. Bu etki, dini liderler aracılığıyla kurulan ağlar, kültürel ve eğitimsel programlar, medya yayınları ve insani yardımlar gibi çeşitli kanallar üzerinden yayılmaktadır. Özellikle Lübnan'daki Hizbullah ve Irak'taki bazı Şii milis grupları gibi aktörler, İran'ın bu yumuşak güç stratejisinin önemli bileşenleridir ve İran'ın bölgesel nüfuzunu artırmasına yardımcı olmaktadır. Bu durum, bazı bölgesel ve uluslararası aktörler tarafından İran'ın yayılmacı politikalarının bir aracı olarak algılanmakta ve bölgedeki mezhepsel gerilimleri artırıcı bir faktör olarak görülmektedir.

Kısacası, bugünün dünyasında teopolitik en az jeopolitik kadar ehemmiyet arz etmekte; hatta birçok durumda onu tamamlayıcı ya da aşan bir açıklama gücüne sahip olmaktadır. İran’ı ve benzeri aktörleri doğru okumak için teopolitik perspektifi ihmal etmemek gerekmektedir.

Selam ve dua ile