Hakikati savunurken kendimizi kaybediyoruz çoĝu kez.
Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri bu.
Doğruyu söylemek için yola çıkıyoruz; lâkin yolun bir yerinde doğrunun bizatihi kendisinden daha önemli hâle geliyor benliĝimiz.
Bir fikri savunurken, fikrin sahibini ezmeye başlıyoruz. Hakikatin peşine düştüğümüzü sanırken, egomuzun peşinden gidiyoruz.
Sonra da bütün bunları büyük kelimelerin arkasına saklıyoruz:
Hakikat.
Din.
Ahlâk.
Adalet.
Sanki hakikatin tapusu cebimizdeymiş gibi.
Bir ayet buluyor, karşımızdakinin yüzüne fırlatıyoruz.
Bir hadis çıkarıyor, üzerine mühür basıyoruz. Muhatabın yüzüne tükürür gibi..
Yetmeyince sesimizi yükseltiyor; sesimiz de yetmeyince hakarete başvuruyoruz.
Din adına...
Ne garip!
Ahlâkımızı kaybederek ahlâkı savunuyoruz.
Merhameti unutarak din anlatıyoruz.
Edebi terk ederek sünnetten söz ediyoruz.
İnsanın kendi çelişkisini görememesi kadar büyük bir körlük var mıdır?
Oysa İslam düşünce tarihi, ihtilafın ne demek olduğunu bilen insanların tarihidir.
Büyük âlimler birbirleriyle tartıştılar. Hem de bizim bugün sosyal medyada birbirimize birkaç cümleyle hakaret ettiğimiz meselelerden çok daha ağır konularda...
Fıkıhta ayrıldılar.
Kelâmda ayrıldılar.
Usulde ayrıldılar.
Siyasette ayrıldılar.
Bazen bir mesele üzerinde uzun uzun tartıştılar; bazen aynı delilden farklı sonuçlara ulaştılar.
Ama çok önemli bir şeyi unutmadılar:
İhtilaf başka şeydir, düşmanlık başka.
Bu ayrımı kaybettiğimiz anda fikir tartışması olmaktan çıkıyor, karakter savaşına dönüşüyoruz.
İmam Şâfiî ile talebesi Yunus b. Abdüla‘lâ arasında anlatılan hadise bu bakımdan insanın zihninde uzun süre kalması gereken bir örnektir.
Bir mesele üzerinde tartışırlar.
Görüşleri ayrılır.
Meclis dağılır.
Yunus öfkelenir ve kalkıp gider.
Gece olur.
Kapı çalınır.
Gelen İmam Şâfiî'dir.
Yunus şaşkındır.
İmam Şâfiî ise meseleye değil, kardeşliğe bakar ve şu anlamlı sözü söyler:
“Ey Ebû Musa! Bir meselede anlaşamadık diye kardeş kalamayacak mıyız?”
(Yunus b. Abdüla‘lâ rivayeti; Zehebî, Siyer A‘lâmü’n-Nübelâ, 10/16.)
Bir mesele...
Sadece bir mesele.
Bugün bizim için ise bazen tek bir mesele, yılların dostluğundan daha büyük hâle geliyor.
Bir siyasi tercih uğruna kardeşliği harcıyoruz.
Bir mezhep veya fıkıh meselesi uğruna birbirimizin imanını sorguluyoruz.
Bir cümle üzerinden yıllardır tanıdığımız insan hakkında hüküm veriyoruz.
Bir paylaşım görüyor, bütün bir şahsiyeti o paylaşımın içine hapsediyoruz.
Sonra da kendimizi hakikatin muhafızı zannediyoruz.
Belki de burada durup kendimize şu soruyu sormalıyız:
Hakikati mi savunuyoruz, yoksa kendi nefsimizi mi?
Sokrates'in felsefesinde insanın kendisini sorgulaması, hakikate ulaşmanın başlangıç noktalarından biridir. “Sorgulanmamış hayat” fikri boşuna insanlık düşüncesinin temel taşlarından biri olmadı.
İslam geleneğinde de insanın kendi nefsiyle hesaplaşması, başkasını yargılamasından önce gelir.
Çünkü başkasının kusurunu görmek kolaydır.
Kendi kusuruna bakmak zordur.
Başkalarının niyetini okumak kolaydır.
Kendi niyetini sorgulamak zordur.
Karşımızdakinin öfkesini “karakter bozukluğu” diye yorumlamak kolaydır.
Kendi öfkemize “hakikatin heyecanı” demek ise nedense çok kolaydır.
Ne tuhaf bir adalet anlayışımız var!
Bizim taraf bağırınca heyecanlıdır.
Karşı taraf bağırınca seviyesizdir.
Bizim taraf sert konuşunca hakikati haykırıyordur.
Karşı taraf sert konuşunca edepsizleşmiştir.
Bizim taraf hata yapınca “insanî bir zaaf” vardır.
Karşı taraf aynı hatayı yapınca “karaktersizlik”...
Oysa hakikatin ölçüsü bizim tarafımız değildir.
Kalabalığımız değildir.
Alışkanlıklarımız hiç değildir.
Hakikatin ölçüsü, hakikatin kendisidir.
Ve hakikatin ilk şartlarından biri de insanın kendi yanılabilirliğini kabul edebilmesidir.
Tarihin bize öğrettiği bir başka şey daha var:
Medeniyetler, yalnızca neyi bildikleriyle değil, bilmedikleri karşısında nasıl davrandıklarıyla büyürler.
Bağdat'ın ilim meclislerinde, Endülüs'ün kütüphanelerinde, İslam dünyasının farklı şehirlerindeki medreselerde insanlar aynı mesele üzerinde farklı düşünceleri savundular.
Büyük fikirler çatıştı.
Ama her fikir ayrılığı, insanı düşmanlaştırmadı.
Çünkü ilim, insana yalnızca konuşmayı değil, dinlemeyi de öğretirdi.
Bugün ise birkaç tweet okuyup âlim, üç video seyredip müfessir, birkaç siyasi propaganda metni okuyup memleketin bütün meselelerini çözmüş siyasi uzman hâline geliyoruz.
Bilgimiz birkaç cümle...
Hükmümüz koskoca bir insan hakkında.
Ne büyük özgüven!
Ne büyük cehalet!
Sosyal medya bize yalnızca iletişim imkânı vermedi.
Bize, çoğu zaman sorumluluk duygusundan arındırılmış bir cesaret de verdi.
Yüz yüze söylemeye utandığımız sözleri klavyenin arkasından rahatlıkla söylüyoruz.
Bir insanın gözlerinin içine bakarak söyleyemeyeceğimiz hakareti, ekranın soğuk ışığı altında hiç düşünmeden yazıyoruz.
Çünkü karşımızdaki artık bir insan değil.
Bir kullanıcı adı.
Bir profil fotoğrafı.
Bir hesap.
Bir “öteki”.
İnsanın görünmez hâle geldiği yerde vicdan da kolayca görünmez oluyor.
Belki sosyal medyanın en büyük yanılgısı burada başlıyor:
Bize herkesin konuşabileceği bir meydan verdi; fakat herkese susmanın değerini öğretmedi.
Oysa bazen susmak, yenilmek değildir.
Bazen susmak, düşüncenin olgunlaşmasıdır.
Bazen cevap vermemek korkaklık değildir.
Kendine hâkim olmaktır.
Bazen tartışmayı kazanmak değil, ilişkiyi kaybetmemek daha büyük bir zaferdir.
Zira insan, karşısındakiyle aynı fikirde olmak zorunda değildir.
Empati, karşımızdakinin bizim gibi düşünmesi değildir.
Tam tersine:
Bizim gibi düşünmeyenin de bizim kadar insan olduğunu hatırlamaktır.
Bu cümleyi unuttuğumuz anda siyaset zehirlenir.
Din zehirlenir.
Aile ilişkileri zehirlenir.
Dostluklar zehirlenir.
Ve sonunda insan, haklı çıkmak uğruna yalnız kalır.
Oysa haklı olmanın da bir ahlâkı vardır.
Bu belki üzerinde en az düşündüğümüz meselelerden biridir.
İnsan haklı olabilir.
Ama haklılığını ifade ederken haksızlaşabilir.
Doğru bir sözü yanlış bir üslupla söyleyebilir.
Doğru bir fikri kibirle savunabilir.
Hakikati anlatırken karşısındakinin onurunu kırabilir.
Ve bazen en tehlikeli haksızlıklar, insanın kendisini bütünüyle haklı zannettiği yerde başlar.
Çünkü kendisini hakikatin temsilcisi gören insan, bir süre sonra kendisine yöneltilen her eleştiriyi hakikate yöneltilmiş bir saldırı zannetmeye başlar.
İşte fanatizmin kapısı buradan açılır.
Düşünce, dogmaya dönüşür.
Dogma, kimliğe dönüşür.
Kimlik, kaleye dönüşür.
Sonra karşımızdaki artık insan olmaktan çıkar.
Düşman olur.
Ve düşmana karşı merhamet göstermek gereksizleşir.
Tarihte nice büyük felaket, insanların birbirini önce “yanlış”, sonra “tehlikeli”, en sonunda da “insan olmaktan çıkmış” görmesiyle başladı.
Bir insanı insan olmaktan çıkardığınız anda ona yapabileceklerinizin sınırı da ortadan kalkar.
Bu yüzden medeniyetin en önemli sınavlarından biri, düşman gördüğüne bile insan muamelesi yapabilmektir.
Bugün bizim ihtiyacımız yeni bir tartışma kazanmak olmayabilir.
Belki ihtiyacımız olan, tartışırken birbirimizi kaybetmemeyi öğrenmektir.
Siyasette farklı düşünebiliriz.
Farklı düşünelim.
Dinî meselelerde ayrışabiliriz.
Ayrışalım.
Yanlış gördüğümüzü söyleyelim.
Delil isteyelim.
İtiraz edelim.
Gerekirse reddedelim.
Fakat insanı ezmeden.
Aşağılamadan.
Küçültmeden.
Çünkü fikre itiraz etmek başka, insanın haysiyetine saldırmak başkadır.
Bir düşünceyi çürütmek için sahibini çürütmek gerekmez.
Bir görüşün yanlış olduğunu göstermek için o görüşü savunan insanı kötü ilan etmek gerekmez.
Ve bir insanın bir konuda yanılması, onun bütün insanlığını geçersiz kılmaz.
İşte medeniyet biraz da budur:
Fikri savunurken dostluğu feda etmemek.
Hakikatin peşinde koşarken merhameti kaybetmemek.
Yanlış gördüğümüzü söylerken karşımızdakinin insan olduğunu unutmamak.
Belki bugün kendimize daha sık şu soruyu sormalıyız:
“Ben gerçekten hakikati mi savunuyorum, yoksa sadece kendi tarafımı mı?”
Zor bir sorudur bu.
Çünkü insan başkasının nefsini teşhis etmekte mahirdir; kendi nefsine bakmakta ise acemi.
Başkalarının niyetlerini kolayca çözer.
Kendi niyetlerinin karanlıkta kalan taraflarını görmek istemez.
Oysa insanın en büyük savaşı, çoğu zaman karşısındakiyle değil, kendi içindedir.
Kılıçla kazanılan savaşlardan daha zor bir savaş vardır:
İnsanın kendi öfkesiyle, kibriyle, taassubuyla ve nefsinin haklı çıkma arzusuyla yaptığı savaş.
Belki de gerçek olgunluk, her tartışmada son sözü söyleyebilmek değil; bazı tartışmalarda son sözü söyleme ihtiyacını terk edebilmektir.
Çağımızın hastalığı biraz da budur:
Herkes konuşuyor.
Herkes biliyor.
Herkes hüküm veriyor.
Ama çok az insan kendisini sorguluyor.
Sesler çoğalıyor.
Hikmet azalıyor.
Bilgi artıyor.
İdrak azalıyor.
Tepki hızlanıyor.
Düşünme yavaşlıyor.
Ve gürültünün içinde hakikatin sesi giderek daha zor duyuluyor.
Sonunda elimizde ne kalıyor?
Kazanılmış birkaç tartışma...
Susturulmuş birkaç insan...
Atılmış birkaç ağır söz...
Ve kırılmış ilişkiler.
Belki de insan, hayatının sonunda hangi tartışmayı kazandığını değil, hangi insanları kaybettiğini hatırlayacak.
Çünkü bazı meselelerde haklı çıkabiliriz.
Bazı tartışmaları kazanabiliriz.
Bazı insanları susturabiliriz.
Hatta bazen bütün bir kalabalığı kendi tarafımıza çekebiliriz.
Ama bütün bunları yaparken kalbimizi kaybetmişsek...
Neyi kazanmış oluruz?
Hakikati mi?
Yoksa yalnızca nefsimizi mi?
Belki bugün birbirimize verebileceğimiz en büyük cevap, yeni bir cümle yazmak değil; bir cümleyi yazmadan önce durabilmektir.
Biraz susmak.
Biraz dinlemek.
Biraz düşünmek.
Ve insanı, fikrinden daha büyük görebilmek.
Çünkü bir mesele yüzünden kardeşliği kaybetmek, çoğu zaman o meseleyi kazanmaktan daha büyük bir kayıptır.
İmam Şâfiî'nin asırlar önce hatırlattığı o sade hakikat, bugün belki her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan sözdür:
Bir meselede anlaşamadık diye kardeş kalamayacak mıyız?
Belki de sosyal medyanın anaforundan çıkmanın ilk adımı budur:
Haklı olmaktan vazgeçmek değil...
Haklılığımızı insanlığımızın önüne geçirmemek.
Zira hakikat bizi daha merhametli, daha edepli, daha adil ve daha insan yapmıyorsa; belki de savunduğumuz şey hakikatin kendisi değil, hakikat adına büyüttüğümüz nefsimizdir.
Ve insanın kendisini hakikatin sahibi değil, hakikati arayan bir yolcu olarak görebilmesi... Sahibi deĝil belki şahidi..
Belki de hakikat dediĝimiz şey, tevazunun bizatihi başladığı yerdir.
Selam ve dua ile
Next