Haluk Levent Üzerinden İnsanı Konuşmak
Yaş ilerledikçe insanın kanaatleri çoğalmıyor; kesinlikleri azalıyor.
Gençliğimde insanları ikiye ayırmak kolaydı: İyiler ve kötüler.
Sonra hayat, bu kadar cömert davranmadı bana. İyi insanların yanlışlar yaptığını, yanlış yapan insanların ise hiç ummadığımız iyiliklere vesile olabildiğini gördüm.
İnsan, tek bir fiiline indirgenemeyecek kadar girift bir varlık.
Belki de bu yüzden yıllardır en çok ilgimi çeken isimlerden biri Carl Gustav Jung olmuştur.
Jung, insanın yalnızca toplumun gördüğü yüzden ibaret olmadığını söyler. Bir de "gölge" vardır.
Gölge; bastırdığımız arzularımızın, korkularımızın, hırslarımızın, kıskançlıklarımızın ve zaaflarımızın yaşadığı yerdir.
Kendimize yakıştıramadığımız ne varsa çoğu zaman oraya sürgün ederiz.
Ne var ki sürgün edilen hiçbir şey hakikatte yok olmaz.
İnkâr edilen gölge, zamanla kişiliğin görünmez yöneticisi hâline gelebilir.
Jung'un belki de en önemli uyarısı budur: İnsan, yüzleşmediği karanlığın esiri olur.
Hatta kimileyin insan, en zayıf olduğu alanda dahi en güçlü görünmeye çalışır.
En katı ahlakçılar en büyük ahlaki kırılmaları yaşayabilir; parayı küçümseyenler bir gün onun cazibesine kapılabilir; güce savaş açanlar, güç ellerine geçtiğinde onun büyüsüne teslim olabilir.
Çünkü ruh, bastırdığı şeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca görünmez kılar.
Üniversite yıllarımda Festival Komitesi Başkanıydım. O dönem birçok sanatçının üniversitemizde konser vermek için bütçemizin çok üzerinde ücretler talep ettiğini hatırlıyorum. Öğrenci imkânlarıyla bu talepleri karşılamak çoğu zaman mümkün olmazdı.
Daha sonra yüksek lisans için İstanbul'a gittiğim yıllarda, üniversitemize Haluk Levent'in hiçbir ücret talep etmeden konser vermeye geldiğini duydum. Bu durum dikkatimi çekmişti. O gün bunun yalnızca bir konser değil, hayata bakışını yansıtan bir tercih olduğunu düşünmüştüm.
Sonraki yıllarda yardım konserleri, ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için gösterdiği çaba ve maddiyatı ikinci plana iten tavrıyla toplumun sevgisini kazandı. Bu yönü inkâr edilemez.
Bugün ise hakkında konuşulan iddialar bambaşka bir tartışmanın kapısını aralıyor.
Ben burada ne bir hüküm vermek ne de bir insanın zihnine girip niyet okumak isterim. Böyle bir hakkım da yok. Hukukun işi delille konuşmaktır. Psikolojinin işi anlamaya çalışmaktır. Vicdanın işi ise acele etmemektir.
Yine de insan tabiatı üzerine düşünmeden edemiyorum.
Acaba insan bazen yaptığı iyilikleri, kendi zaaflarını dengelemenin bir yolu olarak görebilir mi?
"Buradan kazandıklarımla yine iyilik yaparım." diye kendi içinde sessiz bir muhasebe kurabilir mi? Bunu bilemeyiz.
Belki de tam tersidir.
Belki insan, en zayıf olduğu tarafı telafi etmek için iyiliğe olağanüstü bir enerjiyle sarılır.
Jung'un işaret ettiği ruhsal dengeleme mekanizmalarından biri de budur. Fakat telafi, yüzleşmenin yerine geçtiğinde gölge kaybolmaz; yalnızca biçim değiştirir.
İnsan, kendinden kaçamaz.
Hayatın en büyük cesareti, başkalarının gözünün içine bakmak değil; aynanın karşısında kendi gölgesiyle yüzleşebilmektir.
Cezaevlerini düşündüğümde de aklıma hep aynı soru gelir.
Orada yalnızca suçlular mı vardır?
Yoksa zaafına yenilmiş insanlar da mı?
Bu soru, işlenen suçu hafifletmez. Hele ki o zaaf üçüncü kişilerin canına, malına, hürriyetine ya da onuruna kastetmişse hukuk bütün ciddiyetiyle işlemelidir. Adaletin ilk görevi mağduru korumaktır.
Fakat hukuk ile toplumun öfkesi aynı şey değildir.
Toplum çoğu zaman insanı silmek ister. Hukuk ise fiili yargılar.
Benim hayattaki temel felsefem yıllardır değişmedi:
Hatanın imha olmasına çalışırım; hatalının inşa olmasına.
Çünkü bir insanın yaptığı yanlışı mahkûm etmek başka şeydir; o insanın artık hiçbir zaman doğrulamayacağına hükmetmek başka şey.
Medeniyet, yalnızca cezalandırmayı bilen toplumların değil; insanı yeniden ayağa kaldırmayı da bilen toplumların eseridir.
Bu yüzden İsa'ya atfedilen o büyük cümle, bana hâlâ adaletin en zarif tariflerinden biri gibi gelir:
"İlk taşı günahsız olanınız atsın."
Bu söz, suçu inkâr etmez.
Taşı atmadan önce insanın kendi eline bakmasını ister.
Çünkü hepimiz, aydınlık tarafımızla yaşamayı severiz. Oysa gölgemiz de bizimle yürür. Kimimizin gölgesi daha belirgindir, kimimizin daha silik; ama hiçbirimiz gölgesiz değiliz.
Belki de gerçek olgunluk, gölgemizi yok etmeye çalışmak değil, onu tanımaktır.
Gölgesini tanıyan insan, başkasının karanlığı karşısında daha mütevazi olur. Daha ihtiyatlı hüküm verir. Daha adil davranır.
Ben adaletin şefkatle kol kola yürüyebileceğine inanıyorum.
Şefkat, suçu aklamak değildir.
Adalet, intikam değildir.
Gerçek adalet, suçun hesabını sorarken insanın değişebilme ihtimalini de bütünüyle ortadan kaldırmayan adalettir.
Bir babanın evladını yanlışından döndürmeye çalışırken gösterdiği kararlılık ile merhamet arasında kurduğu denge gibi...
Belki de insan olmanın en zor tarafı budur: Başkalarının gölgesini konuşmadan önce kendi gölgemizle tanışabilmek.
Çünkü insan, yalnızca yaptığı iyiliklerden ibaret değildir.
Ama yalnızca yaptığı hatalardan da ibaret değildir.
İnsan, düz bir çizgide yürüyen bir varlık değildir. İçimizde her gün birbirine zıt sesler konuşur.
Bir yanımız iyiliğe koşarken, öteki yanımız zaafın fısıltısına kulak verir. Belki de imtihan dediğimiz şey, bu iki ses arasında her gün yeniden tercih yapmaktır.
Bu yüzden bir insanı tek bir ânına mahkûm etmek de, tek bir iyiliğiyle bütünüyle temize çıkarmak da hakikati eksiltir.
Hakikat, insanın inişleriyle çıkışlarının, ışığıyla gölgesinin, düşüşüyle ayağa kalkma iradesinin birlikte okunmasındadır.
İnsanı anlamak, evvela insan olmaya razı olmaktır belki de.
Selam ile
Next