Mekke...

Bazı şehirler vardır, taş ve topraktan ibaret değildir.

Bir şehir olmaktan çıkar, bir fikre dönüşür.

Bir coğrafya olmaktan çıkar, bir istikamete dönüşür.

Mekke böyledir.

Milyonlarca insanın her gün yöneldiği bir şehir değildir yalnızca. İnsanlığın yönünü aradığı yerdir.

Orada taşlar bile hafızalıdır.

Orada zaman, bugünden ibaret değildir.

İbrahim'in yalnızlığı vardır orada.

Hacer'in telaşı.

İsmail'in teslimiyeti.

Ve bütün bunların üzerinde bir kelime:

Tevhid.

Birlik.

Şimdi o şehrin adı bir savunma anlaşmasının üzerinde.

Türkiye.

Suudi Arabistan.

Pakistan.

Üç devlet.

Bir güvenlik sözü:

Birine yapılan saldırı, hepsine yapılmış sayılacak.

İlk bakışta güçlü bir cümle.

Belki tarihî.

Belki gerekli.

Fakat siyasette her güçlü cümlenin içinde bir soru gizlidir.

Birlik kimin için?

Güvenlik kimin güvenliği?

Ve daha da önemlisi:

Bu ittifak kimi dışarıda bırakıyor?

Çünkü bazen birliğin sınırları, düşmanın sınırlarını çizer.

D-8: Başka Bir İhtimalin Hatırası
Doksanlı yıllara dönelim.

İstanbul.

D-8 doğuyor.

Türkiye'de merhum Erbakan öncülüğünde.

İran var.

Pakistan var.

Mısır var.

Malezya var.

Endonezya var.

Bangladeş.

Nijerya.

Ve daha sonra Azerbaycan.

D-8'in fikri askerî değildi.

Füze yoktu merkezinde.

Savaş yoktu.

Ticaret vardı.

Ekonomi vardı.

Teknoloji vardı.

Kalkınma vardı.

Yani güç, savaşmadan da üretilebilirdi.

Müslüman ülkeler birbirlerine karşı değil, birbirleriyle zenginleşebilirdi.

İran içerideydi.

Suudi Arabistan dışarıdaydı.

Bugün başka bir tablo görüyoruz.

Mekke Anlaşması.

Türkiye.

Pakistan.

Suudi Arabistan.

İran dışarıda.

D-8 ekonomiyi merkeze koymuştu.

Mekke güvenliği.

D-8'in temel sorusu:

Nasıl birlikte güçlenebiliriz?

Mekke'nin önündeki soru:

Birbirimizi nasıl birlikte savunabiliriz?

İki soru.

İki dönem.

İki zihniyet.

Belki de aynı medeniyetin iki farklı arayışı.

Fakat aralarındaki en büyük farkı görmezden gelemeyiz:

D-8 İran'ı içeriyordu. Mekke İran'sız kuruluyor.

Bu tesadüf olabilir mi?

Ama tarih ve siyaset, tesadüflerin de hesabını sorar.

"İRAN'A KARŞI DEĞİL"
Ankara söylüyor.

İslamabad söylüyor.

Riyad söylüyor.

Anlaşma İran'a karşı değil!

Pekâlâ.

Diplomasi böyle konuşur.

Hiçbir devlet yeni bir güvenlik mimarisini ilan ederken ilk cümlesine düşmanının adını yazmaz.

Fakat hakikatin bir dili daha vardır.

Haritaların dili.

Kim içeride?

Kim dışarıda?

Hangi ülkeler aynı masada?

Hangi tehditler konuşuluyor?

Hangi savaşlar arka planda?

Bunlara bakmak gerekir.

İran'a karşı değil.

Fakat İran'ın dışarıda olduğu bir güvenlik mimarisi.

İran'a karşı değil.

Fakat İran'la rekabet eden Suudi Arabistan'ın güvenliğini merkeze alan bir yapı.

İran'a karşı değil.

Fakat Yemen'de İran'la bağlantılı Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilimin yeniden yükseldiği bir dönemde.

İnsan sormadan edemiyor:

Bir ittifakın hedefi, bazen adından değil; hangi ihtiyacın doğurduğundan anlaşılmaz mı?

YEMEN: SAVAŞIN SINIRLARI YOKTUR
Yemen...

Haritada küçük.

Fakat tarihte büyük.

Kızıldeniz'in kıyısında.

Dünyanın damarlarından birinin üzerinde.

Oradaki bir savaş, yalnızca Yemenlilerin savaşı değildir.

Bir geminin rotasını değiştirir Yemendeki savaş.
Petrol tankerinin sigortasını artırır.
Fabrikanın maliyetini yükseltir. Ülkenin enflasyonunu etkiler.

Savaşlar artık yalnızca cephede yaşanmıyor.

Piyasalarda yaşanıyor.

Limanlarda.

Borsalarda.

Mutfaklarda.

Zihinlerde.

İran-Suudi rekabeti Yemen'de büyürse ne olur?

Husiler Suudi Arabistan'a saldırırsa?

Riyad karşılık verirse?

Kızıldeniz yeniden savaş alanına dönerse?

Ve Suudi Arabistan, Mekke Anlaşması'nın güvenlik maddesini hatırlatırsa?

Ankara ne yapacak?

İşte o dem kelimelerin romantizmi biter.

"İran'a karşı değiliz."

"Bu savunma ittifakıdır."

"Bu kimseyi hedef almıyor."

Hepsi bir anda başka bir anlam kazanır.

Çünkü savaş başladığında niyetlerin değil, yükümlülüklerin hükmü geçer.

TÜRKİYE'NİN İMTİHANI
Türkiye'nin önündeki mesele basit değil.

Suudi Arabistan'la ilişkilerini geliştirmek istiyor.

Pakistan'la stratejik bağlarını güçlendirmek istiyor.

Savunma sanayiini büyütmek istiyor.

Körfez'deki ağırlığını artırmak istiyor.

NATO üyesi olarak Batı'yla ilişkilerini korumak istiyor.

Aynı zamanda İran'la savaşmak istemiyor.

Ve istememeli.

Çünkü Türkiye'nin İran'la ilişkisi bir diplomatik dosyadan ibaret değildir.

Bir sınırdır.

Bir tarihtir.

Bir coğrafyadır.

Enerjidir.

Ticarettir.

Irak'tır.

Suriye'dir.

Kafkasya'dır.

Ve bazen düşmanlıkların bile üzerinde duran bir komşuluk mecburiyetidir.

Türkiye'nin İran'la bütün meseleleri çözmesi gerekmiyor.

Fakat İran'la savaşmadan güçlü kalması gerekiyor.

İşte gerçek maharet burada.

Güç, her savaşa girmek değildir.

Bazen en büyük güç, savaşı önleyebilmektir.

DEVLET AKLI VE VİCDAN
Burada daha derin bir mesele var.

Devlet nedir?

Sınırlarını koruyan bir mekanizma mı?

Çıkarlarını maksimize eden soğuk bir akıl mı?

Yoksa insanın güvenliğini sağlamakla yükümlü ahlaki bir yapı mı?

Realistlere göre devletlerin dostları yoktur.

Çıkarları vardır.

İttifaklar çıkar üzerine kurulur.

Ahlak, diplomasinin süsüdür.

Fakat medeniyetler yalnızca çıkar hesabıyla yaşayabilir mi?

Bir millet, sadece ne kazandığını hesaplayarak tarih yazabilir mi?

Belki devlet aklı için evet.

Fakat medeniyet aklı için hayır.

Çünkü medeniyet dediğimiz şey, menfaat ile hakikat arasındaki farkı bilme sanatıdır.

Devlet:

"Bu benim çıkarıma uygun mu?"

diye sorar.

Vicdan:

"Bu doğru mu?"

diye.

İşte insanlığın en eski kavgası burada başlar.

Çıkar ile adalet arasında.

Güç ile hak arasında.

Güvenlik ile vicdan arasında.

GAZZE: BU HESABIN DIŞINDA KALAN ÇOCUK
Ve sonra Gazze gelir.

Her hesabı bozan bir şehir.

Her stratejinin karşısına dikilen bir çocuk.

Çünkü Gazze'yi yalnızca jeopolitik haritaya koyarsanız, insanı kaybedersiniz.

Gazze'yi yalnızca güvenlik meselesi olarak görürseniz, vicdanı kaybedersiniz.

Gazze yalnızca bir toprak parçası değildir.

Bir imtihandır.

İnsanlığın imtihanı.

İslam dünyasının imtihanı.

Batı'nın imtihanı.

Birleşmiş Milletler'in imtihanı.

Ve belki en çok da bizim imtihanımız.

Gazze bize şu soruyu soruyor:

Bir çocuğun hayatı, bir devletin stratejik çıkarından daha değersiz olabilir mi?

Eğer cevabımız "hayır" ise, bunun siyasette bir karşılığı olmalı.

Yalnızca konuşmada değil.

Yalnızca bildiride değil.

Yalnızca kürsüde değil.

Hayatta.

Politikada.

Ekonomide.

Diplomaside.

Caydırıcılıkta.

GAZZE İÇİN NEDEN AYNI GÜVENLİK SÖZÜ YOK?
İşte bu sorudan kaçamayız.

Suudi Arabistan'ın güvenliği tehdit edilirse, bunu ortak güvenlik meselesi sayacağız.

Türkiye'nin güvenliği tehdit edilirse, bunu ortak güvenlik meselesi sayacağız.

Pakistan'ın güvenliği tehdit edilirse, yine öyle.

Peki Gazze?

Filistin?

Oradaki çocuklar?

Oradaki anneler?

Onların güvenliği kimin güvenliği?

Diplomasi cevap veriyor:

"Filistin'in devlet olma hakkını savunuyoruz."

Doğrudur.

"İsrail'in saldırılarını kınıyoruz."

Doğrudur.

"Ateşkes istiyoruz."

Doğrudur.

Fakat vicdan daha zor bir soru soruyor:

Kınamak yetiyor mu?

Bir insanın evinin yıkılmasını kınamak kolaydır.

Bir çocuğun açlığını kınamak kolaydır.

Bir hastanenin bombalanmasını kınamak kolaydır.

Zor olan, bu trajediyi durduracak gücü üretmektir.

İşte güç ile ahlak arasındaki uçurum burada.

NATO'DAN MEKKE'YE
NATO Zirvesi Ankara'da.

Sonra Mekke.

Zamanlama dikkat çekici.

Bunu bir komploya çevirmek kolay.

Ama komploya gerek yok.

Jeopolitik zaten yeterince karmaşık.

Belki iki olay arasında doğrudan bir koordinasyon yok.

Belki vardır.

Bunu söylemek için kanıt gerekir.

Fakat şu soru meşrudur:

Ortadoğu'da yeni bir güvenlik mimarisi mi kuruluyor?

Amerika'nın güvenlik şemsiyesi.

NATO.

Körfez ülkelerinin yeni arayışları.

Türkiye'nin bölgesel güç olma iddiası.

Pakistan'ın Suudi Arabistan'la tarihsel ilişkisi.

İran'ın artan bölgesel etkisi.

İsrail'in güvenlik politikaları.

Hepsi aynı denklemde.

Ve bu denklemde Türkiye, kolay bir yerde değil.

Tam ortada.

TÜRKİYE'NİN YENİ ROLÜ
Türkiye artık sadece kendisini korumak isteyen bir ülke değil.

Kendi çevresinde düzen kurmak isteyen bir ülke.

Bu büyük bir değişim.

Ama düzen kurmak başka, başkasının düzenine dahil olmak başka.

Ankara'nın önündeki asıl soru budur:

Kendi güvenlik mimarisini mi kuruyor, yoksa başkalarının güvenlik mimarisinde yeni bir rol mü üstleniyor?

İkisi birbirine benzemez.

Birincisi stratejik özerklik.

İkincisi taşeronluk tehlikesi.

Türkiye'nin yapması gereken, ikincisinden kaçınmaktır.

Suudi Arabistan'la dost olabilir.

Pakistan'la müttefik olabilir.

NATO üyesi olabilir.

İran'la komşu olabilir.

Filistin'i savunabilir.

İsrail'e karşı çıkabilir.

Ve bütün bunları aynı anda yapabilir.

Çünkü dış politika, dost seçme sanatı kadar düşman biriktirmeme sanatıdır.

MEKKE'NİN GERÇEK SINAVI
Mekke Anlaşması'nın gerçek sınavı bugün değil.

Yarın.

Suudi Arabistan'a bir füze düştüğünde.

Yemen'de savaş büyüdüğünde.

Kızıldeniz yeniden ateş aldığında.

İran ile Suudi Arabistan doğrudan karşı karşıya geldiğinde.

İran'ın vekil güçlerinden biri bir Körfez ülkesine saldırdığında.

Ve Ankara'nın telefonu çaldığında...

İşte o zaman soracağız:

Mekke Anlaşması ne için vardı?

İslam dünyasını birleştirmek için mi?

Yoksa yeni bir blok oluşturmak için mi?

Barışı korumak için mi?

Yoksa savaşa hazırlanmak için mi?

Düşmanı caydırmak için mi?

Yoksa düşmanı tanımlamak için mi?

Çünkü ittifaklar bazen düşmanı ortadan kaldırmaz.

Düşmana bir şekil verir.

İSLAM DÜNYASININ ASIL MESELESİ
Belki de yanlış soruyu soruyoruz.

"İran'a karşı mısınız?"

"Suudi Arabistan'ın yanında mısınız?"

"Amerika'yla mısınız?"

"İsrail'e karşı mısınız?"

Bunların hepsi ikinci derecede sorular.

Birinci soru başka:

Biz nasıl bir İslam dünyası istiyoruz?

Kendi içinde mezhepler üzerinden parçalanmış bir dünya mı?

İran ve Arap dünyası birbirini tehdit eden iki blok mu?

Türkiye bir tarafa, Pakistan başka tarafa savrulan bir denklem mi?

Yoksa farklılıklarına rağmen ortak menfaat üretebilen bir medeniyet havzası mı?

D-8 belki bunun ilk işaretlerinden biriydi.

Mekke Anlaşması ise bunun başka bir versiyonu olabilir.

Ama bir şartla:

Güvenlik, kardeşliğin yerine geçmemeli.

İttifak, ümmet fikrini boğmamalı.

Caydırıcılık, düşmanlık üretmemeli.

Ve bir Müslüman ülkenin güvenliği, başka bir Müslüman ülkenin güvensizliği üzerine kurulmamalı.

MEKKE VE GAZZE
Ve nihayet...

Başladığımız yere dönüyoruz.

Mekke.

Çünkü Mekke sadece bir şehir değildir.

Kur'an'ın ifadesiyle Ümmü'l-Kurâ'dır.

Kentlerin anası.

Merkez.

Kaynak.

İstikamet.

Bir annenin evlatları arasında ayrım yapması düşünülebilir mi?

Bir çocuğu güvende diye sevinirken diğerinin feryadını duymaması?

Bir anne için çocuğun acısı, uzak bir coğrafyanın problemi değildir.

Kendi bedeninin acısıdır.

İşte Gazze tam da burada duruyor.

Gazze, Ümmü'l-Kurâ'nın mazlum çocuğudur.

Mekke'nin evladı.

İslam dünyasının yaralı evladı.

Annenin bir köşesinde güvenlik toplantıları yapılırken, öteki köşesinde çocuk ağlıyorsa...

Bir şey eksiktir.

Çok şey eksiktir.

Çünkü güvenlik vardır ama huzur yoktur.