Türkiye’de bazı meseleler vardır; konuşulmaya başlandığında bugünün siyasetiyle sınırlı kalmaz, insanı ister istemez Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına, daha da geriye, Osmanlı’nın son asrına götürür. Süleymancılık meselesi de bunlardan biridir.

Zira burada yalnızca bir cemaatten, birkaç şirketten, birkaç yurttan veya birkaç siyasi tercihten söz etmiyoruz. Burada temel mesele, devletin laik karakteriyle kendisini devletin dışında ve üstünde bir manevî otorite olarak örgütleyen kapalı cemaat yapıları arasındaki kadim gerilimdir.

Süleymancılık, Süleyman Hilmi Tunahan’ın etrafında şekillenen bir dinî eğitim hareketi olarak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ortaya çıktı. Tunahan, 1888’de Silistre’de doğmuş, Osmanlı medrese geleneği içinde yetişmiş ve Nakşibendîliğin Müceddidî çizgisiyle irtibat kurmuştu.

1924’te medreselerin kapatılmasından sonra, resmî dinî eğitimin son derece daraldığı bir dönemde Kur’an ve dinî ilimler öğretmeye devam etti. Daha sonra bu eğitim ağı, Kur’an kursları, yurtlar ve çeşitli kurumlar üzerinden genişledi.

Burada tarihî bir ayrıntının altını özellikle çizmek gerekir: Süleyman Hilmi Tunahan’ın bağlı bulunduğu çizgi, Nakşibendîliğin Halidî değil, Müceddidî koludur. Bu ayrım önemlidir. Çünkü Türkiye’de Nakşibendîlikten söz edildiğinde bütün kolları aynı tarihî ve siyasî çizgiye yerleştirmek kolaycılıktır. Fakat bu farklılık, daha geniş bir tarihî mirasın ortak bazı özelliklerini görmemize de engel olmamalıdır.

Nakşibendî geleneğin çeşitli kollarında Osmanlı siyasî ve kültürel mirasına duyulan güçlü bağlılık, modern Cumhuriyet’in laiklik anlayışıyla zaman zaman ciddi bir gerilim üretmiştir. Bu gerilim Süleymancılık için de önemlidir. Zira hareket, Cumhuriyet’in dinî hayatı yeniden düzenleyen ve geleneksel dinî otoriteleri devletin denetimi altına alan anlayışıyla mesafeli bir zeminde gelişmiştir.

Burada ince bir çizgi var.

Bir cemaatin Cumhuriyet’in laiklik anlayışına mesafeli olması ile Cumhuriyet düşmanı olması aynı şey değildir. Bir cemaatin Osmanlı mirasına hayranlık duyması ile rejimi yıkmak istemesi arasında da otomatik bir bağ kurulamaz. Tarih, böyle kolay denklemler kurmayı sevmez.

Fakat devlet de saf değildir.

Devlet, kendisini yalnızca seçim sandığında aldığı oyla meşru sayamaz. Bir iktidarın asıl bakması gereken yer, kendi partisinin yanında duranlarla karşısında duranların listesi değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni, laik niteliği ve hukuk devleti ilkeleri karşısındaki tutumdur.

Asıl mesele de burada başlar.

Bir cemaat büyüdükçe yalnızca manevî bir topluluk olarak kalmayabilir. İnsan sayısı artar. Para girer. Mülk birikir. Kurumlar oluşur. Şirketler kurulur. Siyasetle ilişkiler gelişir. Ve bir gün cemaat kendisini yalnızca bir dinî topluluk olarak değil, toplumun farklı alanlarında söz sahibi olması gereken bir güç olarak görmeye başlayabilir.

Güç, ilk başta hizmet için kullanılan bir araçtır.

Sonra hizmeti korumak için kullanılan bir araca dönüşür.

En sonunda ise hizmet, gücü korumanın aracına dönüşebilir.

İşte güç zehirlenmesi burada başlar.

Süleymancılığın başlangıcında samimi bir dinî eğitim ihtiyacının bulunduğunu görmezden gelmek haksızlık olur. Dinî eğitimin ciddi biçimde sınırlandığı bir dönemde insanların çocuklarına Kur’an öğretmek istemeleri anlaşılabilir bir talepti. Fakat tarih, başlangıçtaki niyetleri sonsuza kadar muhafaza etmez.

Bir hareketin samimiyeti, onu tarihin sonuna kadar masum kılmaz.

Çünkü örgütler de insanlar gibidir: Zamanla değişirler. Başlangıçtaki ideal, kurumsal çıkarla karşılaşır. İnanç, iktidarla karşılaşır. Hizmet, ekonomik güçle karşılaşır. Ve nihayet ahlâk, pragmatizmle sınanır.

Süleymancılık meselesinde özellikle üzerinde durulması gereken noktalardan biri de budur: Siyaset karşısındaki pragmatik tutum.

Düşünün: Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti’ni “Dârülharp” sayan, Misak-ı Millî hudutları içindeki bir ülkenin malını ve hukukunu kendi dinî yorumuyla helâl görebilecek kadar Cumhuriyet’in meşruiyetinden uzak duran bir zihniyet; öte tarafta aynı Cumhuriyet’in Millet Meclisi’ne girebilmek için Anayasa’nın ve Atatürk ilke ve inkılâplarının esaslarına bağlı kalacağına, namusu ve şerefi üzerine yemin eden bir siyasal aktörlük.

Burada insanın karşısına yalnızca bir çelişki değil, daha derin bir pragmatizm çıkar.

Çünkü mesele artık hangi inancın doğru, hangi yorumun yanlış olduğu değildir. Mesele, bir rejimi içeriden gayrimeşru sayarken onun kurumlarını dışarıdan meşru bir nüfuz alanı olarak kullanmaktır.

Devleti benimsememek başka şeydir; devletin imkânlarından yararlanmayı reddetmemek başka.

İşte cemaat siyasetinin en karanlık paradokslarından biri burada doğar: Dün “haram” denilen devlet makamı, bugün iktidarın kapısı açıldığında “hizmet”e; dün meşruiyeti tartışılan rejim, bugün milletvekilliği koltuğuna dönüşebilir.

Bu tavır yalnızca Süleymancılığa mahsus bir mesele olarak da görülmemelidir. Türkiye’de dinî veya ideolojik aidiyetini devletin anayasal düzeninin üzerinde gören bütün kapalı ve siyasallaşmış yapılar aynı soruyla karşı karşıya bırakılmalıdır:

Siz bu Cumhuriyet’in vatandaşı mısınız, yoksa Cumhuriyet’i yalnızca kendi hedeflerinize ulaşmak için kullanılan bir araç mı görüyorsunuz?

Demokratik devletin yapması gereken insanların inançlarını yargılamak değil, bu soruya verilen cevabı hukuk içinde tartmaktır.

Seçim sandığında da ölçü, bir cemaatin hangi partiye destek verdiği yahut iktidara ne kadar yakın durduğu olmamalıdır. Ölçü, Cumhuriyet’in temel hukuk düzenine, laikliğe ve demokratik anayasal sisteme bağlılıktır.

Çünkü iktidarın bugün yanında duran bir cemaat, yarın başka bir iktidarın yanında durabilir.

Pragmatizmde sadakat, çoğu zaman iktidarın yönüne bakar.

Devlet ise yönünü anayasadan almak zorundadır.

Tam da bu nedenle devletin cemaatlerle ilişkisi bir “dost-düşman” meselesi değil, bir rejim meselesidir.

Fakat burada devletin başka bir hataya düşmesine de izin verilmemelidir.

İnsanların şirketlerine, mallarına ve ekonomik varlıklarına hukuk dışı yollarla çökmek; cemaatle mücadele adı altında mülkiyet hakkını çiğnemek, demokratik hukuk devletinin savunulması olamaz.

Bir yapının siyasî veya ideolojik olarak sakıncalı görülmesi, o yapıya mensup insanların temel haklarının ortadan kaldırılmasına gerekçe yapılamaz.

Devletin elinde bundan çok daha güçlü araçlar vardır:

Şeffaflık.

Mali denetim.

Vergi denetimi.

Eğitim mevzuatı.

Kamu kaynaklarının denetlenmesi.

Rekabet hukuku.

Dernek ve vakıf mevzuatı.

Ve elbette ceza hukuku.

Suç varsa suç bireyselleştirilerek soruşturulur. Hukuka aykırılık varsa hukuk içinde giderilir. Fakat bir topluluğa ait her insanı, her şirketi ve her malı “cemaat” kelimesinin içine koyup topluca cezalandırmak, devletin gücünü değil, hukuk karşısındaki zaafını gösterir.

Laik Cumhuriyet’i korumanın yolu yalnızca polis operasyonlarından geçmez.

Hatta uzun vadede en etkili yol bu değildir.

Eğitimdir.

Çünkü kapalı cemaat yapılarının gerçek gücü binalarında veya şirketlerinde değil, insan yetiştirme kabiliyetlerindedir.

Bir cemaatin çocuklara ne öğrettiğini denetleyemeyen devlet, o cemaatin şirketine el koyarak meseleyi çözmüş olmaz. Çocukların hangi yurtta kaldığından daha önemli olan, nasıl bir vatandaşlık anlayışıyla yetiştirildiğidir.

Devlete bağlılığın mı, cemaat bağlılığının mı üstün tutulduğu; hukukun mu, cemaat otoritesinin mi son söz olduğu; bilimle inancın, laiklikle dindarlığın birbirinin düşmanı gibi sunulup sunulmadığı asıl meseledir.

Laiklik, insanlara dindar olmamalarını emretmek değildir.

Laiklik, devletin herhangi bir dinî otoritenin mülkü olmamasıdır.

Bu nedenle laikliği korumak, dindar insanlara savaş açmak değildir. Tam tersine, dindar insanı da cemaatin mutlak otoritesinden korumaktır.

Çünkü devlet cemaatin karşısında değil, cemaatin üzerinde de değil; hukukun içinde durmalıdır.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, cemaatlerle savaşan bir devlet değildir.

Cemaatlere muhtaç olmayan bir devlettir.

Bir yapının gücünü kırmanın en ilkel yolu onun mallarına el koymaktır. Daha medeni yolu ise onun toplumsal tekelini kırmaktır. Daha kalıcı yolu ise çocuklara özgür düşünmeyi, bilimi, hukuku, anayasal vatandaşlığı ve Cumhuriyet’in temel değerlerini öğretmektir.

Cemaatleri yasaklamak kolaydır.

Cemaatlerin eğitim alanındaki nüfuzunu azaltmak daha zordur.

Fakat çocuklara, bir dinî topluluğa bağlı olmadan da dindar olunabileceğini; bir cemaatin otoritesini kabul etmeden de ahlâklı yaşanabileceğini; devletin bir mezhebin, tarikatın veya cemaatin değil bütün vatandaşların devleti olduğunu öğretmek, bütün diğer tedbirlerden daha güçlüdür.

Devletin görevi intikam değildir.

Devletin görevi düzendir.

Ve düzen, ancak hukukla korunabilir.

Bu nedenle mesele Süleymancıların hangi partiye oy verdiği değildir. Mesele, yarın başka bir cemaatin başka bir partiyle kuracağı ilişki de değildir.

Asıl mesele şudur:

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel rejimi karşısında kimin ne düşündüğü ve ne yaptığı.

İktidarlar geçer.

Partiler değişir.

Cemaatler başka ittifaklar kurar.

Siyasî rüzgârlar yön değiştirir.

Fakat laik Cumhuriyet’in hukukî zemini bir kere aşındığında, onu yeniden kurmak bir seçim döneminin meselesi olmaz.

Devlet bu yüzden cemaatlere ne dost ne düşman olmalıdır.

Devlet, hakem olmalıdır.

Aynı hukukla, aynı ölçüyle, aynı mesafeyle.

Kim iktidardaysa ona yakın olana değil, Cumhuriyet’in temel rejimine karşı hangi fikir ve örgütlenmelerin sistematik biçimde güç kazandığına bakmalıdır.

Çünkü Cumhuriyet’i korumanın yolu insanları düşmanlaştırmaktan değil, hukuku güçlendirmekten geçer.

Ve nihayet, laikliği korumanın en akıllı yolu insanların mallarına el koymak değil, insanların zihinlerini özgürleştirmektir.

Devlet cemaatlerle savaşırsa yeni cemaatler doğar.

Devlet hukuku güçlendirir, eğitimi özgürleştirir ve vatandaşına güven verirse cemaatlerin toplumsal güç devşirme imkânı kendiliğinden daralır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan da budur:

Cemaatlerle savaşan bir devlet değil; cemaatlere muhtaç olmayan bir toplum.

Selam ve dua ile