1968 yıllında Antakya İmam-Hatip Lisesi, Ortaokul 1. Sınıfta Türkçe hocamızdı. Sanırım mesleğinin ilk yıllarıydı. Genç, dinamik, ilgili, mütevazı ve hayat doluydu. Sevmiştik onu. Ancak kısa bir dönem sonra her öğretmen gibi o da tayini sebebiyle bizden ayrılmıştı. Öğrenciler de büyümüş, önce eğitim-öğretim için, sonra da memuriyet dolayısıyla her birimiz bir yerlere gitmiştik. Yıllar sonra, çok yakın bir zamanda Karadeniz’in bir ilçesinde mahalli bir gazetede yazılar yazdığını gördüm. Kendisini arayarak hal hatırını sordum. Yazılarını sınıfta dersini dinlercesine dikkatle ve iştiyakla okumaya başladım. Yazılarının konuları daha çok güncel olaylarla ilgiliydi. Zaman zaman siyasete girmekte, zaman zaman da dinî konulara da el atmaktaydı. Tabi analiz ve yorumlarını, hep kendi bakış açısına ve ideolojisine göre yapmaktaydı. Siyasî ve dinî konularda kaleme aldığı yazılar, ciddi eleştirilere maruz kalınca, gazete yönetimi yazılarına son vermek durumunda kalmıştı. Sonuçta başka bir gazeteye geçmişti. Aslında hocamız belli bir yaşta olmasına rağmen düşüncesi doğrultusunda özveriyle yazılarına devam ediyordu. Ancak yazıları, genellikle onun iç dünyasını ve bakış açısını yansıtmakta idi. Bu da dikkatli bir okuyucunun gözünden kaçmıyordu. Bu durumu fark edince, ben de öğrencisi olarak onunla hasbihal ediyormuşçasına şu satırları kaleme aldım:

Muhterem hocam, bunca birikiminiz ve bunca tecrübeniz varken sizin gibi aydın/münevver, güngörmüş biri, nasıl oluyor da siyasete bu kadar angaje olabiliyor? Yazılarınızı okuyanlar sizi, Ana muhalefetin Karadeniz temsilcisi zanneder. Esasen ister iktidar, isterse de muhalefet olsun size yakışan konulara objektif bakmak, olay ve olgular karşısında adil olmak ve değerlendirmek olmalı değil mi? İdeolojilere kapılma ve o çerçevede hareket etme, yeni yetme gençlerin heyecanla kapılabilecekleri bir akım veya akımlar değil midir? Bu hususta merhum Cemil Meriç; kaypaklığıyla ön plâna çıkan ideolojilerin, kinlerimize takılan maskeler olduğunu söyler…[1] Yine, ideoloji için, “mefhumun kendisi kaypak ve karanlık”[2]tır, der.

Bunun yanında dindarları; özelde Müslümanları hedefe oturtarak din hakkında, daha açıkçası İslam dini hakkındaki olumsuzluğu gaye edinen bakış açınız ve yorumlarınız, affedilir gibi değil! Hatırlarsanız, sizinle yazıştığımız bir yazıda şu hususa dikkat çekmiştim:

Herkesin; tabir caizse önüne gelenin ahkâm kestiği iki alan var; biri sağlık, diğeri de dindir. Herkes hekim herkes din âlimi. Kader konusuna çarpık yorumlar getirmek yeni bir hadise değil, öteden beri dile getirilen ve türkülerle işlenen bir mevzudur bu. Mesela, ‘Felek, zalim Felek!’ diye dile getirilen bir türküde, bu tür bir yaklaşım ifade edilmektedir. Sorulsa; kader nedir, kaza nedir, kaç çeşit kader vardır ve insanın kader karşısındaki sorumluluğu nedir diye, acaba ne cevap verilir?

Şimdi de son yazınıza bakalım. Yazıda, dini, kitabı yani Kur’an-ı Mübin’i sorgulayan ve bu sorgulamayı Yaratıcıya kadar götüren yaklaşım ve anlayış ve hatta inanış hâkim. Sorgulama, ehlince ve yerinde yapılırsa buna kimin itirazı olabilir? Sorguladığınız Yüce Allah’ın pek çok ayetinde; düşünmeyi ve sorgulamayı hatırlatmaktadır. Düşünmeyen, akletmeyen ve sorgulamayanı uyardığı görülmektedir:

"Körle gören, inanıp iyi amellerde bulunanla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!"(Mü'min,58)." O (Kur'an), bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz!" (Hâkka, 42). “Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Enbiya, 10), “Şu hâlde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?” (Nahl, 17.)

Şimdi bir öğrencinizi düşünün, sözlüye kaldırmış, sorduğunuz soruya kel alaka cevaplar veriyor. Konuyu bilmiyor; bilmek için de zahmet buyurup okumamış ve araştırmamış, ama sözlüde sizi şaşkına çevirecek açıklamalar yapıyor. Bu durumda bu öğrenci geçer not alır mı? Örnekleyecek olursak, siz Akif’i soruyorsunuz ve ondan İstiklal Marşını yahut Çanakkale Şehitlerini okumasını istiyorsunuz, öğrenci size T. Fikret’in “Bir lahza-i Taahhur-Bir anlık gecikme” adlı şiirini okuyor:

“Ey şanlı avcı, damını bîhûde kurmadın

Attın... fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın.

....................

Bir halkı çiğnemekle bugün eğlenen denî

Bir lahza-i taahhura medyun bu keyfini.”

Yetmedi, o da Kur’an’a olan düşmanlığını dile getirerek kinini ve nefretini belirtiyor: ‘Tarih-i Kadim’ manzumesinde Kur’an’a dair yazdığı şu beytinden anlaşılmaktadır;

Yırtılır ey Kitab-ı Köhne yarın

Maktel-i fikr olan sahifelerin”

(Ey köhnemiş Kitap! Düşünceleri katleden sayfaların bir gün yırtılır)

Kur’an-ı Kerim’e yapılan bu hakaret, M. Akif’i çok kızdırmış ve Fikret’in Robert College’deki hocalığını ima ile şu beyti yazarak onun kişiliğini anlatır:

Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver

Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder.”[3]

Yani dememiz o ki öğrenci, tabir caizse hâlâ bildiğini okuyor! Değil cevap vermek, daha soruyu bile anlayamamış ya da kastı mahsusayla içindeki kusuyor. Bu durumda bu öğrenci sizden geçer not alır mı? Bu, tefekkür etmeyi hakkeden bir soru değil mi? Branşı ve uzman alanı olunmayan konularda, serdedilen düşünceler üzerinde, önümüzdeki yazıda hasbihal edeceğiz inşallah.

Şimdiki durumu özetledikten sonra biz kaldığımız yerden maziye dönerek hocamızla hasbihalimize şu girizgâhla devam ediyoruz:

Ah hocam ah, yazılarınızdan, Antakya’da olduğu gibi oturup temel değerler çerçevesinde kafa kafaya vererek dertleşeceğiniz, hayati konuları mübahase edeceğiniz kimselerin olmamasının sıkıntılarını yaşadığınız anlaşılıyor. Hani iki arkadaş oturmuş, biri sürekli konuşuyor, diğeri de sürekli kafa sallayarak onu onaylıyor. Yarım saat geçmiş, durumda değişiklik yok, hep aynı. Konuşan arkadaş, durumu fark eder ve arkadaşına çıkışır; “Be birader, sen de bir cümle kur da iki kişi olduğumuz anlaşılsın.”

Kaleminden çıkan satırlar, beni ta ortaokul birinci sınıfa götürüyor ve çok değerli hocamın sesi, anlatışı ve üslubu gözümün önüne geliyor. Bizi yetiştirmek için sarf edilen o kutsal çaba, bizleri hayata bağlamak konusunda diri tuttuğunu hatırlıyorum. Daha önce de ifade etmiştim; çok değerli muhterem hocamızın defterimize yazdırdığı o güzel şiirlerdeki güzel dizeler hala hafızamızda. Mesela, merhum Yavuz Bülent Bakiler‘in şu şaheser dizeleri hepimizin belleğindedir:

ÖLMEK

Çağırırsın bir gün beni de ölüm

Ansızın vurabilirsin kapıma

İster istemez gelirim:

Bir güzel kadına, bir güzel kıza

Bakarken ölebilirim.

Arkamda bir yığın sevap ve günah

Belki bir gece yarısı, belki bir sabah...

Çeşmeler daha türkülü, ırmaklar daha gümrah

Akarken ölebilirim.

Bütün kaygılarımdan arma arına

Bilmem ki çıkar mıyım, çıkmaz mıyım yarma

Kızımın resmi için odamın duvarına

Bir çivi çakarken ölebilirim.

Yüreğim çepeçevre, damar damar gam

Ah bu derdi yazmakla, çizmekle anlatamam

Evimin lâmbasını belki bir akşam

Yakarken ölebilirim.

Düşündüm musalla saltanatımı

En son bineceğim tahta atımı

Bir ayna önünde kravatımı

Takarken ölebilirim.

Çağırırsın bir gün beni de ölüm

Ansızın vurabilirsin kapıma

İster istemez gelirim:

Bir güzel kadına, bir güzel kıza

Bakarken ölebilirim.

Bir de Türk çocuğunu bilinçlendirme anlamında defterimize yazdırdığı “Aydın Kimdir?”, “Milliyetçi Kimdir?” düz yazılarıyla… bize kazandırdığı bir ruhtu. Ciddiyetiyle, samimiyetiyle ve dahi güçlü maneviyatıyla bize örnekti. Maneviyatıyla diyorum; bunu merhum Akif’i anma gününde gözyaşlarını tutamayarak salondan çıkışıyla ortaya koymuştu. Haksızlığa tahammül edemez, Akif gibi hakkı haykırırdı; adeta Peygamberimizin "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözünü şiar edinmişti. Biliyor ve inanıyordu ki haksızlığı bile isteye işleyen, değil Müslüman, insan bile olamazdı. Şu hususu özellikle ifade etmek isterim ki, adalet için yapılması gerekeni yapardı. Eşeğin suçunun günahını semerinden çıkarmazdı… Sözgelimi dini konularda; Müslüman bireylerde gördüğü hatayı dine yani İslam’a yüklemezdi..

Ondan aldığımız en büyük hayati ders, suçun ve günahın şahsiliğini unutmamak ve birbirine karıştırmamaktır. Yani bir yanlışı bir hatayı genelleştirmemenin gerekliliğidir. Hatanın ve suçun sahibi kimse, o hata ona irca edilmelidir. O hatayı ve dahi günahı başkasına, başka yerlere irca etmek doğru olmadığı gibi, sorumluluğu da büyüktür. Şunu da öğrendik ki haksızlığa karşı tavır almak elbette ki kendini insan bilen her bir varlığın birincil görevidir. Özellikle o, eğitimci olan birinin vatanını, milletini seven ve milletinin değerlerine kıymet veren ideal bir nesli yetiştirme konusunda nasıl olması gerektiğinin canlı örnekliğini gösteren modeldi.

İşte biz, o hocamızı arıyoruz… Onun yalnız olmadığını, diktiği fidanların koca koca çınarlar olduklarını bilmesini canı gönülden dileriz…

Muhterem hocamıza en derin kalbi sevgi, saygı ve dualarımızla sağlık, afiyet ve huzurunun daim olmasını diliyoruz. Rabbimiz seni; saygıdeğer hocamız seni, razı olduğu kullarından eylesin.

Ellerinden hürmetle öperek… Seni ve verdiğin emekleri hiçbir zaman unutmayan öğrencilerinden kucak dolusu selamlar…

[1] Cemil Meriç, Sosyoloji Notları, s. 43.

[2] Cemil Meriç,Umrandan Uygarlığa, s.259,260

[3] Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Akif Ersoy, Hayatı ve Eserleri, s.79