Resmi bayramlarda ne zaman Atatürk ve Cumhuriyetle ilgili paylaşım yapsam kimilerince eleştirinin boyutunu geçecek derecede adeta taciz edildiğim oluyor. Bu konu, dine inanan ama aynı tarih algısına sahip olmayan kimselerce yapılıyor.


Zira benim nazarımda mesela Çanakkale, Anadolu halkının topyekûn kanıyla canıyla kazandığı bir zafer iken kimilerinin nazarında büyük bir küresel oyunun parçası.


Yine kimilerinin nazarında Atatürk; tağut, deccal veya süfyan iken bana göre Müslüman Anadolu halkının emperyalist işgalden kurtulmasına öncülük eden ve çağın ruhuna uygun inkılaplar yaparak Sultanlıktan Cumhuriyete geçişe öncülük eden numune-i imtisal bir liderdir.


Toplumsal hafızamızda yer eden bu kutuplaşma, aslında tarihsel bir travmanın ve yanlış okumaların bir tezahürüdür. Dindar kesimin bir kısmının Atatürk’e yönelik geliştirdiği mesafeli ve yer yer sert tutumu, genellikle şu yedi başlıkta özetlenebilir:


Hilafetin Kaldırılması: İslam dünyasının siyasi birliğini temsil eden hilafetin 1924’te kaldırılması, dindar kesimde "İslam’ın kalkanı düştü" algısına yol açmıştır. Oysa tarihsel perspektif, hilafetin o dönemde zaten işlevsizleştiğini ve yeni kurulan ulus devletin bekası için bir zorunluluk olduğunu gösterir. Hilafetin kaldırılması sürecinde TBMM’de söz alan Seyyid Bey, hilafetin şahsi bir makam değil, İslam hukukuna göre "hükümet" ve "icra" yetkilerini haiz siyasi bir kurum olduğunu savunmuştur. Seyyid Bey, İslam’ın özünde bir "halk egemenliği" (şura) olduğunu vurgulayarak, hilafetin TBMM’nin şahsında zaten mündemiç olduğunu ve bu yetkinin artık millete geçtiğini hukuki bir temele oturtmuştur.


Harf İnkılabı ve Kültürel Kopuş: Kur’an harflerinin terk edilmesi, halkın İslam medeniyetiyle olan bağının kesildiği şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu, cehaletle mücadele ve modernleşme hamlesi olarak okunmalıdır. Harf İnkılabı, Türk eğitim tarihinin en radikal kırılma noktalarından biridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde okuryazarlık oranları üzerine yapılan çalışmalar, imparatorluğun geniş coğrafyasında oldukça düşük seviyelerde seyrettiğini göstermektedir. 1920’li yılların başında, yani Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Türkiye genelinde okuryazarlık oranı yaklaşık %5 ile %10 arasında tahmin edilmektedir. Harf İnkılabı ile birlikte okuma yazma oranlarında devrim niteliğinde bir artış yaşanmıştır. 1928 yılındaki düzenlemeden sonra açılan Millet Mektepleri ve eğitim seferberlikleri, okuryazarlığı bir "vatandaşlık görevi" haline getirmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki %10’lar seviyesindeki okuryazarlık, 1950’lerde %30’lara, 1980’lerde %70’lere ulaşmış; günümüzde ise Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre %97’nin üzerine çıkmıştır.


Dini Kurumların Denetimi: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, dini devlet kontrolüne alma çabası olarak görülmüştür. İslam tarihinde devletin dini işleri tanzim etmesi, "emr-i bi'l-ma'ruf" prensibinin bir parçasıdır. Bu kurumun varlığı, dinin siyasallaşmasını engelleyerek, dinin toplumsal alandaki yerini daha rasyonel ve kurumsal bir zemine oturtmuştur. Eğer böyle bir merkezi yapı kurulmasaydı, dinin istismarı üzerinden yürütülen karşı-devrimci faaliyetlerin denetimi imkansız hale gelebilirdi. Dolayısıyla Diyanet, dinin bir "istismar aracı" değil, toplumsal bir "manevi değer" olarak kalmasını temin eden bir kalkan görevi görmüştür.


Kılık Kıyafet Düzenlemeleri: Şapka İnkılabı gibi düzenlemeler, Batılılaşma adına İslami kimliğin reddi olarak algılanmıştır. Oysa bu, dünyaya uyum sağlama çabasıdır. Şekilcilikten arınmış bir dindarlık anlayışı, bireyin inancını dış görünüşüne değil, iç dünyasına ve toplumsal ahlakına dayandırmasını sağlar. Bu bağlamda kıyafet devrimi, İslam’ın evrensel mesajının modern dünyada da karşılık bulabileceğini kanıtlayan bir "zihniyet dönüşümü" merhalesidir.


Anadilde ibadet konusu: Dini ritüellerin özüne müdahale olarak görülen bu uygulama, dindar kesimde derin bir yara açmıştır. Ancak bu, dönemin milliyetçilik anlayışının bir yansımasıdır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin el-Fıkhü’l-Ekber adlı eserinde, Kur’an’ın başka bir dilde okunabileceğine dair görüşleri, bu konunun aslında erken dönem İslam hukukunda bir içtihat konusu olduğunu göstermektedir.


Ebu Hanife, namazda Kur’an’ın manasının başka bir dilde ifade edilmesinin caiz olduğu yönündeki içtihadıyla, İslam’ın evrenselliğini ve mesajın anlaşılabilirliğini ön plana çıkarmıştır. İbadetin özünün "anlamak ve idrak etmek" olduğu gerçeği, Ebu Hanife’nin fıkıh metodolojisinde de kendine yer bulmuştur. Dolayısıyla, Cumhuriyetin bu uygulaması, dinin şekilsel bir ritüel yığınına dönüşmesini engelleyerek, onun akıl ve mantıkla buluşan özüne dönmesini sağlayan bir cehdidir.


İslam Tarihi ve Atatürk: Atatürk’ün İslam’a bakışının "seküler" olduğu gerçeği, bazılarınca "İslam karşıtlığı" olarak çarpıtılmıştır. Atatürk, İslam’ı bir "akıl dini" olarak tanımlamış ve hurafelerden arındırılmasını savunmuştur. Atatürk’ün manevi dünyası ve dine bakışı, özellikle son yıllarda yapılan akademik çalışmalarla daha derinlikli bir şekilde ele alınmaktadır.


Hatta Türkolog ve tarihçi Dimitris Kitsikis’in doktora tezinde Atatürk’ün "Melami" meşrep olduğuna dair akademik deliller, onun dinin şekilsel yönünden ziyade özüne, irfani bir derinliğe ve iyi insan olma idealine verdiği önemi vurgulayan akademik iddialara dahi konu olmuştur.


Bu perspektif, Atatürk’ün İslam’ı bir "akıl ve vicdan dini" olarak tanımlamasıyla da örtüşmektedir. Dolayısıyla, onun dine karşı olduğu yönündeki iddialar, aslında dinin hurafelerden arındırılmasına yönelik reformist yaklaşımının yanlış yorumlanmasından ibarettir.


Tağut ve Deccal İthamları: Bu, teolojik bir sapmadır. İslam siyaset felsefesinde "tağut", Allah’ın hükmüne karşı gelen demektir. Oysa Atatürk, işgal altındaki bir vatanı kurtararak Müslümanların izzetini korumuş, bu da İslam hukuku açısından "cihad" ve "vatan müdafaası" kapsamına girer.


İstiklal Mahkemeleri, genç Cumhuriyetin varlığını koruma refleksiyle kurulan, dönemin olağanüstü şartlarının bir ürünüdür. Bu mahkemeler, sadece bir hukuk mekanizması değil, aynı zamanda devrimlerin yerleşmesi ve iç isyanların bastırılması sürecinde bir "beka" aracı olarak işlev görmüştür. İskilipli Atıf Hoca meselesi ise bu sürecin en çok tartışılan ve istismar edilen başlıklarından biridir.


İstiklal Mahkemeleri'nde yargılananların büyük bir kısmı, Milli Mücadele’nin en kritik dönemlerinde İngiliz destekli isyanlara katılan, orduyu arkadan vuran veya işgalcilerle iş birliği yapan unsurlardır.
Atatürk’ü "din karşıtı" olmakla itham eden bazı çevrelerin, Osmanlı tarihindeki "kardeş katli" (nizâm-ı âlem için evlat ve kardeş boğdurma) uygulamalarını veya Hurufilere karşı gerçekleştirilen kıyımları "devletin bekası" gerekçesiyle meşrulaştırmaları, tarihsel çifte standardın en somut örneğidir.


Şeyh Said İsyanı gibi, devletin varlığını doğrudan hedef alan ve binlerce insanın ölümüne yol açan kalkışmaların failleri, hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yargılanmışlardır. Burada verilen kararlar, dönemin "savaş hukuku" mantığıyla değerlendirilmelidir; zira devlet, kendi bekasını tehdit eden bir iç savaş ortamında meşruiyetini korumak zorundaydı.
İskilipli Atıf Hoca meselesine gelince; kendisi, "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı risalesiyle, devrimlerin en sembolik aşaması olan Şapka Kanunu’na karşı halkı açıkça itaatsizliğe davet etmiştir ancakAtıf Hoca’nın idamı, sadece bir şapka meselesi değil, yeni kurulan Cumhuriyetin otoritesini sarsmaya yönelik sistematik bir karşı devrim hareketine karşı verilmiş bir "devlet otoritesi" mesajıdır.


Dindar kesimin bir kısmının bu olayı "din adamına zulüm" olarak okuması, tarihsel bağlamdan kopuk bir yaklaşımdır. İslam hukukunda da "fitne çıkarmak" (el-fitnetü eşeddü minel katl) en büyük suçlardan biri kabul edilir. Devletin birliğini bozmaya yönelik faaliyetler, İslam siyaset geleneğinde de ağır cezaları gerektiren eylemlerdir. Dolayısıyla, Atatürk’ün bu süreçteki kararlılığı, bir inanç karşıtlığı değil, bir devlet kurucusunun vatanın bütünlüğünü koruma sorumluluğudur.


Tarihi olayları, bugünün konforlu şartlarından değil, o günün emperyalist kuşatması ve iç karışıklıkları altındaki gerçekliğinden okumak gerekir. İstiklal Mahkemeleri, bir "terör" aracı değil, vatanın bölünmesini engellemek için atılmış zorunlu bir adımdı. Bugün bizler, o günün zorlu şartlarında verilen bu kararlar sayesinde bağımsız bir ülkede yaşayabiliyoruz.


Sonuç olarak; tarih, bir tarafın "kutsallaştırdığı" diğer tarafın "şeytanlaştırdığı" bir alan değil, şartların ve ihtiyaçların şekillendirdiği bir süreçtir.


Atatürk’ü "deccal" olarak nitelemek, onun emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi ve Müslüman halkın bağımsızlığı için döktüğü teri görmezden gelmektir.


İslam, canın, neslin, mülkün ve dinin müdafaasını emreder; bu müdafaanın lideri olan birine "tağut" demek, tarihsel gerçekliğe ve İslam’ın insan sevgisine ve dahi adalet öğretilerine aykırıdır.

Selam ve dua ile