Arabesk nedir?

Sadece bir müzik türü mü?

Belki hayır. En azından yalnızca bu değil.

Bir dönemin ruh hâli belki.

Köyden kente göç eden milyonların, şehrin merkezine değil kenarına yerleşenlerin, modernleşmenin vaatleri ile gerçekleri arasına sıkışanların sesi.

Şehir büyüdü.

Lâkin insan küçüldü.

Apartmanlar yükseldi. Gecekondular çoğaldı. Fabrikalar açıldı. Köyler boşaldı. İnsanlar toprağından söküldü, şehirlerin kıyısına dikildi.

Bir dünya geride kaldı.

Yeni dünya ise henüz onları kabul etmeye hazır değildi.

İşte arabesk o aralıkta doğdu.

Ne tam köylüydü.

Ne tam şehirli.

Ne gelenekti bütünüyle.

Ne de tam modern.

İkisinin arasında kalmış insanın hüzün dolu sesi..

Bu yüzden arabeski yalnız müzik tarihi içinde anlamaya çalışmak eksik kalır.

Arabesk, Türkiye'nin büyük toplumsal dönüşümünün kültürel bir belgesidir.

1950'lerden itibaren hızlanan köyden kente göç, Türkiye'yi yalnız demografik olarak değiştirmedi.

İnsanın kendisini algılama biçimini de değiştirdi.

Köyde yeri belli olan insan, şehirde yerini bulmak zorundaydı.

Fakat şehir herkese aynı imkânı sunmadı.

Vitrinler vardı.

Fakat vitrinlerin arkasındaki hayat herkese açık değildi.

Fabrikalar vardı.

Ama emeğin karşılığı her zaman refah değildi.

Apartmanlar vardı.

Lâkin milyonlar halâ gecekondu mahallelerinde yaşıyordu.

Şehir insana büyük bir vaatler sundu.

Sonra o vaadin kapısını yüzüne kapattı.

Beş temel kırılma burada ortaya çıktı.

Aidiyet kaybı.

Ekonomik eşitsizlik.

Gurbet ve aile parçalanması.

Gelenek ile modernlik arasındaki çatışma.

Ve kalabalığın ortasında büyüyen yalnızlık.

Arabesk bütün bunları bir araya getirdi.

“Gurbet” dedi.

“Çile” dedi.

“Kader” dedi.

“Talih” dedi.

“Aşk” dedi.

Fakat bütün bu kelimelerin arkasında aynı soru vardı:

Ben bu dünyada neden böyle yaşıyorum?

Bilmem ki, bu dünyaya ben niye geldim?

Arabesk bu soruyu sordu.

Lakin cevabı çoğu zaman siyasette aramadı.

İşte meselenin en ilginç tarafı burada.

İtiraz vardı ama isyan yoktu.

Arabesk aslında siyasetten çok uzak değildir.

Tam tersine, derin bir hoşnutsuzluk taşır.

Ne ki bu hoşnutsuzluk çoğu zaman politik bir tepkiye dönüşmez.

Orhan Gencebay'ın “Batsın bu dünya” haykırışını düşünelim.

Bu cümlede güçlü bir itiraz vardır.

Dünya adaletsizdir.

Dünya insana istediğini vermemektedir.

Dünya değişmelidir.

Ama nasıl?

İşte cevap yoktur.

“Batsın bu dünya” bir manifesto değildir.

Bir örgütlenme çağrısı değildir.

Bir iktidar tasarısı değildir.

Ama küçümsenmemesi gereken bir şeydir yine de.

Çünkü milyonlarca insanın içinde biriken hoşnutsuzluğun sesidir.

Müslüm Gürses'in repertuvarında sık sık karşılaştığımız “isyan” duygusu da böyledir.

İsyan vardır.

Fakat isyanın hedefi çoğu zaman belirsizdir.

İnsan dünyaya kızar.

Talihine kızar.

Sevdiğine kızar.

Kendisine kızar.

Ama düzen?

Düzen çoğu zaman görünmez kalır.

Arabeskin trajedisi işte tam burada başlar.

İtiraz eder, fakat dönüştüremez.

Kızar, lâkin örgütlenmez.

Acı çeker, fakat acısının toplumsal nedenini her zaman göremez.

Kader kelimesi bu yüzden önemlidir.

Kader, yalnızca değiştirilemeyen şey değildir.

Bazen değiştirilebileceğine inanılmayan şeydir.

İnsan “Neden böyle yaşıyorum?” diye sormak yerine “Benim kaderim neden böyle?” diye sorduğunda, toplumsal mesele kişisel bir talihsizliğe dönüşür.

Ve böylece yoksulluk kader olur.

Eşitsizlik kader olur.

Gurbet kader olur.

Çile kader olur.

İnsan da kaderine razı olur.

Oysa ki, insanın kaderi seçmektir.

Kendini daha iyisine layık görmeyen toplum

Burada daha derin bir mesele var.

Arabesk yalnızca yoksulluğu anlatmaz.

Yoksulluğun nasıl içselleştirildiğini de anlatır.

İnsanın bir süre sonra daha iyi bir hayatı istemekten bile utanmasıdır bu.

“Ben neden daha iyisini hak etmeyeyim?” sorusunun sorulamaması.

Çünkü uzun süre mahrum bırakılan insan, mahrumiyeti normal zannetmeye başlar kimileyin.

Çile hayatın tabii şartıdır artık.

Mutluluk başkasının hakkıdır.

Refah başkasının dünyasıdır.

Adalet ise güzel bir temenniden ibarettir.

Arabesk toplumunun en büyük siyasi zaafı belki de burada ortaya çıkar:

Kendisini daha iyi bir hayata layık görme konusunda tereddüt etmesi.

İtiraz eder.

Ama talep etmez.

Öfkelenir.

Ama hesap sormaz.

Acı çeker.

Ama bunun değişebileceğine inanmaz.

Oysa siyasetin başlangıç noktası belki de tam tersidir:

İnsanın kendisini daha iyi bir hayata layık görmesi.

Üç arabesk, üç insan

Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses.

Aynı dünyanın üç ayrı sesi.

Gencebay'da akıl ağır basar.

Arabeski düşünceyle buluşturur. Kaderi sorgular. İnsan ile toplum arasındaki ilişkiye bakar.

Tayfur'da hikâye vardır.

Gurbet vardır. Köy vardır. Yoksulluk vardır. Ayrılık vardır. Şehirde tutunmaya çalışan insanın hikâyesi vardır.

Gürses'te ise acı.

Sözün yetmediği yerde ses konuşur.

Gencebay düşünür.

Tayfur anlatır.

Gürses yaşar.

Üçü de aynı toplumsal zeminden beslenir.

Fakat üç ayrı ruh hâlini temsil eder.

Ve sonra siyaset sahnesine bakarız

Burada müzik susar.

Siyaset konuşmaya başlar.

Fakat tuhaf bir şey olur.

Arabesk yalnız şarkılarda kalmaz.

Bir süre sonra toplumun siyasal beklentilerine de sızar.

Çünkü toplum yalnızca bir müzik dinlememektedir.

Bir ruh hâlini taşımaktadır.

İşte bu noktada Türkiye'nin zaman zaman arabesk bir liderlik tarzını benimsemesi üzerinde düşünmek gerekir.

Burada belirli bir isimden söz etmiyorum.

Bir siyasi figürden de.

Bir siyasi partiden hiç değil.

Bir zihniyetten söz ediyorum.

Arabesk lider nedir?

Toplumun acısını bilen liderdir.

Onunla konuşurken yukarıdan konuşmayan.

Kaderden, çileden, mağduriyetten, dışlanmışlıktan söz eden.

“Ben de sizin içinizden geldim” diyen.

Merkezle çevre arasındaki mesafeyi kendi şahsında kapatan.

Fakat daha önemlisi:

Toplumun öfkesini sistematik bir değişim talebine dönüştürmek yerine, o öfkeyi kendi etrafında toplayan lider.

İşte arabesk siyaset burada doğar.

Toplum “Batsın bu dünya” der.

Lider “Sizi anlıyorum” der.

Toplum “Çile çekiyoruz” der.

Lider “Sizin çilenizi biliyorum” der.

Toplum “Bizi kimse anlamıyor” der.

Lider “Ben sizi anlıyorum” der.

Ve aralarında güçlü bir duygusal bağ kurulur.

Bu bağın siyasi gücü küçümsenemez.

Çünkü modern siyasette insanlar yalnız programlara oy vermezler.

Kendilerini kimin gördüğüne, kimin duyduğuna, kimin onların yarasına dokunduğuna da bakarlar.

Arabesk lider tam burada güç kazanır.

Toplumun öfkesini temsil eder.

Fakat aynı zamanda toplumun kaderciliğini de temsil edebilir.

İtirazı sahiplenir.

Fakat itirazın nedenlerini sorgulamak yerine, kendisini itirazın adresi hâline getirir.

Böylece siyasal ilişki yurttaş ile kurum arasında değil, mağdur ile kurtarıcı arasında kurulmaya başlar.

Bu tehlikelidir.

Çünkü yurttaşın gücünü artırmak başka şeydir.

Yurttaşı kendisine acıyan bir lidere bağımlı hâle getirmek başka.

Birincisi siyasettir.

İkincisi duygusal vesayet.

Arabesk lider neden sevilir?

Çünkü tanıdıktır.

Mesafelere rağmen yakın görünür.

Devletin diliyle değil, sokağın diliyle konuşur.

Toplumun acısını yalnız anlamaz; onu temsil eder.

Ve daha önemlisi, toplumun kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi tekrar eder.

“Biz ezildik.”

“Biz dışlandık.”

“Bize haksızlık edildi.”

“Bizim de hakkımız var.”

Bunların her biri güçlü cümlelerdir.

Fakat burada iki ayrı siyaset mümkündür.

Birincisi:

“Daha iyi bir hayat hakkımızdır; o hâlde düzeni değiştirelim.”

İkincisi:

“Bize haksızlık edildi; o hâlde bizi anlayan güçlü bir lider bulalım.”

Aradaki fark, demokrasinin kaderini belirleyebilir.

İlkinde yurttaş vardır.

İkincisinde tebaa tehlikesi.

İlkinde kurumlar güçlenir.

İkincisinde lider güçlenir.

İlkinde toplum kendi hakkını talep eder.

İkincisinde toplum hakkını kendisi adına talep edecek birini arar.

Arabesk kültürün siyasal sınırı da burada ortaya çıkar.

Türkiye modernleşti.

Fakat modernleşmenin duygusal maliyetini hiçbir zaman bütünüyle hesaplamadı.

Köyden şehre geldik.

Fakat şehirli olmanın ne demek olduğunu birlikte düşünemedik.

Gelenekle modernlik arasında kaldık.

Fakat bu aradalığın dilini çoğu zaman siyaset değil, müzik kurdu.

Arabesk bize yalnızca acımızı anlatmayı öğretti.

Belki de daha önemlisi, acımıza alışmayı öğretti.

İşte bugün hâlâ çözmemiz gereken mesele budur.

Bir toplum sürekli olarak “çile” diyorsa, yalnız çilenin büyüklüğüne bakmamalı.

Neden çile çektiğini de sormalı.

Bir toplum sürekli “kader” diyorsa, yalnız kaderine değil, kader diye kabul ettiği düzeneklere de bakmalı.

Bir toplum “batsın bu dünya” diyorsa, ardından şu soruyu sormalı:

Peki, yerine nasıl bir dünya kuracağız?

Arabesk bu soruya cevap vermez.

Belki de veremez.

Çünkü arabesk, itirazın eşiğinde doğmuş bir musikidir.

Kapıyı görür.

Fakat kapıyı açamaz.

Elini kapıya uzatır.

Sonra geri çeker.

Ve şarkı söyler.

Belki Türkiye'nin siyasal hikâyesini anlamak için arabeskin tam da bu hâline bakmak gerekir.

İtiraz eden.

Fakat isyan edemeyen.

Daha iyisini isteyen.

Fakat kendisini ona tam olarak layık görmeyen.

Öfkelenen.

Fakat öfkesini kuruma değil, lidere teslim edebilen.

Ve sonunda kendi hikâyesini değiştirmek yerine, hikâyesini güzel anlatan bir lider arayan toplum.

Arabesk yalnız bir müzik türü değildir.

Bir toplumun kendisiyle konuşma biçimidir.

Ve belki bugün Türkiye'nin en önemli sorularından biri şudur:

Arabeskten kurtulmak mı gerekir, yoksa arabeskin bize anlattığı acının nedenlerini mi değiştirmek?

Zira mesele şarkıyı susturmak değildir.

Mesele, insanın artık o şarkıyı söylemek zorunda kalmayacağı bir dünya kurabilmesidir..

Selam ve dua ile ..