İnanç, tamamıyla iradi bir konudur. İnancın esası belirlendikten sonra kul, seçimini yapmakta tamamen özgürdür. Ancak bu seçimin akıbeti konusunda bilgilendirilmektedir. Daha doğrusu, dikkati çekilmektedir: “Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır…[[1] Bilinmektedir ki Kul, hatadan hâli değildir. Önemli olan sosyal olay ve olgulardan onun ders çıkarmasıdır. Kendisine düşeni idrak etmesidir. Bunun çok güzel bir örneğini biz Cem Karaca’da gördük.

Cem Karaca, inişli çıkışlı bir hayat sürecini yaşamış ve bir evresinde de bir şekilde yurtdışına sürgün edilmiştir. Orada, Türkiye’ye düşman olan birçok grup ve sosyal yapının Türkiye aleyhtarlığı tekliflerini elinin tersiyle reddettiği de bilinen bir husustur. Yıllarca süren sürgün hayatına rağmen ülkesinin aleyhine tek kelime konuşmayan Karaca[2] hakkında, eşi İlkim Karaca,

“Bir pazar günü bu dünyadan göçtü. Allah’ın huzuruna giderken son sözü; ‘Allahu Ekber’ oldu”[3] demiştir. İlham Gencer’in anlattığına göre, Cem Karaca ile Savaş Ay'ın programında bir araya geldiklerini, kendisine. “Hocam ben öldüğüm zaman beni camide sakın alkışlatmayın” dediğini, ben de, “ben senden önce ölürsem sen de beni alkışlatma” dediğini ifade etmiştir. Böylece vasiyetini yerine getirdiğini ve mezarlıkta alkışlıyorlarken alkışı kestirdiğini, 'Vasiyeti var' dediğini belirtmiştir.[4] Cem Karaca’nın, ailesi, sanatçı dostları ve pek çok seveninin katıldığı cenaze töreninde, yine vasiyeti üzerine tekbirlerle defnedildiği haberleri basında yer almaktaydı.[5]

Cem Karaca’ya rahmet dileyerek bir gurupta tartışmaya neden olan konuya gelelim. Öncelikle bir hususu belirtmek isteriz. O da şudur; Nietzche konusunu işlerken giriş bölümünde şu noktalara dikkat çekmeye çalışmıştık: Konunun anlaşılması açısından bir notu özellikle eklememiz gerekmektedir. Nietzsche’nin anlaşılmazlığı etrafında fikir serdedenler, onu anlamayan ve dilini kavrayamayan kimselerden söz ederken, bir anlamda kendilerinin ne kadar zeki olduklarını ve bu sebeple onu çok iyi anladıklarını ihsas etmek (tedirler) istemektedirler. Oysa ona methiyeler düzenlemekle veya aleyhinde olmakla kendilerine yer bulmaya çalışanların, onun anlaşılması konusunda bir gayretlerinin öne çıkıp çıkmadığı tartışılmalıdır. Burada, Nietzsche’nin papazları neden lanetlediğini ve onlardan neden iğrendiğini hatırlamak yerinde olacaktır. Onun hakkında böyle bir algının oluşturulmasıyla, onunla ilgili olarak bir çalışma ve bir değerlendirme yapacak olanların da cesaretleri kırılmış olmaktadır.

Ayrıca Nietzsche’nin anlaşılmazlığı konusunda iddia sahibi olanların bu tutumlarıyla, bilerek veya bilmeyerek, bir anlamda ona dokunulmazlık zırhı giydirilmiş olunmaktadır. Böyle bir ayrıcalığı Nietzsche’nin istediği/isteyeceği düşünülebilir mi? Biz Nietzsche’ye ve konumuz olan Nietzsche’nin düşüncelerine eğilirken bütün bu inceliklere dikkat etmeye çalıştık. Mesela bu yaklaşımda olanlardan birisi de vefat eden Kuçuradi’dir. Onun yaptığı onu anlamak, eksi ve artılarını ortaya koymak yerine onun söylediklerini tekrarlamak ve doğru yanlışa aynıyla katılmak olmuştur. Meselâ, “Nietzsche’de öyle cümleler, hem de pek çok cümleler vardır ki, onları kavrayabilmek, onun bunlarla neyi dile getirmek istediğini gösterebilmek için, araştırıcının Nietzsche’yi bütünüyle ve kendi gözleriyle tanımış olması şarttır”[6] demektedir. Yine, “üstinsan” anlayışı konusunda kendine özgü bir yorumu olmamıştır. “Sürü insanı” ile ilgili ifadeleri ayniyle Nietzsche’nin ifadeleri gibidir. “Sürü insanı kimdir? Sürü insanı, günlük dilde “kötü insan” denilen, ahlâk kurallarına saygı göstermeyen insan, ya da yığın insanı değildir. Sürü insanı, moralli insandır. Her çeşidiyle sürü insanı, geçerlilikte olan moralin ve onun “gerek”lerinin sınırları içinde rahat rahat ya da zorlukta dolaşan, yapıp ettiklerini ve değerlendirmelerini bu moralin değer yargılarına uydurmağa çalışan insandır”[7] der.

Nietzsche konusu, dikkat edilmesi gereken bir konudur. Çünkü konunun kendisi önemini ortaya koymaktadır. Konu, tartışma götürmeyecek kadar herkesin ilgisini çekmekte, bir şekilde ve bir yönüyle herkesi ilgilendirmektedir. Yeryüzünde yaşayan insanlar arasında pek tabiidir ki tanrıya inanmayanlar olmuştur, ancak tanrıya inanmadıklarını söylemeleri bile esasında ‘tanrı’ kavramının kabulü anlamına gelmektedir. Bunun dışında, ister beşeri bir din olsun, isterse de ilahi bir din olsun, tanrıya inansın veya inanmasın (kendisi inanmadığını söylemiş olsa da) yeryüzünde hiç kimse yoktur ki onun bir dini olmamış olsun! Konuya böyle bakınca dinin, insan hayatında neden önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır.

Böylesine önemli bir konu, Nietzsche gibi bir düşünce adamının bu konulara bakışı, bunlara getirdiği yorum, elbette önem arz etmektedir. Çalkantılı çağda, onun ‘üstinsan’ gibi bir modeli ortaya atmasının altındaki manayı anlamak, işin esasını oluşturmaktadır. Nietzsche bu projeye neden gereksinim duymuştur, bununla o, neyi amaçlamış ve neyi hedeflemiştir? Ve en önemlisi, projenin sonucu ne olmuştur? Bu projenin anlaşılabilmesi, onun iyice tahlil edilmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü ‘üstinsan’ konusuna girildiğinde, onun pek çok soru ve cevapları içinde barındıran bir mesele olduğu anlaşılmaktadır. Üstinsan kimdir? Bu kategoriye kimler girecek, daha doğrusu kimler girebilecektir? Üstinsan, bir statü müdür? Bir statü ise, bu statüyü kim belirlemiştir? Yoksa bir ideal midir? Eğer idealse, bu idealin ölçüsü nedir ve bunun belirleyicisi kimdir?

Nietzsche bu sorulara açıklık getirmeden düşüncesini ortaya koyar:

Nietzsche, insanın gelenekçi olmasının, geçmişe aşırı ölçüde bağlı kalmasının sebebi olarak, onu tarih dışı olmanın sonucuna bağlamaktadır. Tarih dışı olan insanla, tarihsiz yaşayan hayvan arasında önemli bir ayrılığın olmadığını söylemektedir.

Nietzsche, insanı gerileten inanç yığınlarının başında dinlerin olduğunu ifade eder. Dini, insanın kendi eliyle yarattığına tutsak olmanın koşullarını öğreten, insanı özünden, gerçeğinden koparan bir kurum olarak görür. Bütün Tanrıların, onlarla ilgili kavramların, düşüncelerin hepsi insanın yaratmaları olduğunu, insanın dışında da bir Tanrının olmadığını iddia eder. Bir anlamda Tanrı, sırtında taşıdığı geleneklerle ölmüş, yokluktan gelip yokluğa dönmüştür.

Doğanın yaratıcı, insan biçiminde ortaya çıkan doğurucu gücünün, üstinsan olduğunu söyler. Bu felsefede üstinsan, çağlara seslenen, geçmişi geleceğe bağlayan yüce varlık olduğundan sıradan insanlar, üstinsanın ortaya çıkması için tükenmesi, tüketilmesi gereken kırıntılar olarak görülmektedir. Yaratıcı insan, üstinsan çağını aşan, kuşaklar arasındaki birliği, bağlantıyı sağlayan yoğun bir güç olarak tavsif edilmektedir.[8]

Görüldüğü gibi konuyla ilgili yöneltilen sorular, insan zihnini sürekli çalışmaya ve muhakemeye sevk etmektedir. Belki, Nietzsche’nin karakteriyle özdeşleşen sorgulamak, soru sormak onu anlamış olmanın bir ön adımı sayılabilir. Aslında akla gelebilen bu türden soruların atlanmaması ve bu soruların önemsenmesi gerekmektedir. Çünkü cevapların, birçok çözümü içinde barındırma ihtimali vardır. Konuyu ilginç hale getiren şeyin aslında Nietzsche›nin kendisi olduğu da söylenebilir.

Bu anlatımlarda, düşünceye yön veren kelime ve kavramların ne denli önemli olduğu anlaşılmaktadır. Cemil Meriç, kamusun, heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla bir milletin hafızası, yani kendisi olduğunu söyler. Ona göre; Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilalinin saygı gösterdiği tek mukaddes, kamus olmuştur… Yazık ki Batı'da cinnetin bile terbiyeli olduğunu söyler.[9] Bilinmeli ki kelime ve kavramlara yüklenen mana, kişinin düşünce dünyasını ifade etmede anahtar rolünü görür. Nasıl ki her kilidin bir anahtarı varsa, doğal olarak da her düşüncenin de kendini ifade eden cümleleri ve onları oluşturan kelimeleri ve kavramları vardır. Ayrı manalara gelen ve ayrı manaları çağrıştıran bir kelime ve kavramla aynı şeyin anlaşılması mümkün olmayabilir. Bu sebepten dolayıdır ki Cemil Meriç; “Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma, kısır kalmağa mahkûm”[10]dur, düşüncesinde olduğu için, kavgayı da önce kelimeler dünyasında kazanmak mecburiyetinde[11] olduğumuzu ifade eder.

Özetle şu söylenebilir: Rahmanî bir zihinde tecelli eden kelimeler, kutsiyet kazanırlar ve kutsiyeti ifade ederler; şeytanî bir yapıda ise İblis'i çağrıştırırlar. Binbir kalıba bürünen iblisin, kelimelerde tecelli ettiğini, kelimelerin, İblis’in en pespaye, en hödük yamağına şeref vermeyecek bir tecelli olduğunu söyler. Öyle ki ruhta pis bir koku bırakarak duman olmalarından anlaşılıyor ki, bu kalp harf ve sesin düğmelerinin, İblis’in fani bir enkarnasyonudur.* Habis suratlarına mürekkep hokkasını fırlatacak Martin Luther’in nerede olduğunu[12] soran Meriç, bu meyanda, kavramlar ve olguların önemi üzerinde durur.

Demek oluyor ki meramımızı, kendi değerlerimizle beslenen ve bizi temsil eden kelime ve kavramlarla ifade etmek gibi bir sorumluluğumuzun ve dahi mecburiyetimizin olduğu anlaşılmaktadır. Kişinin ve kişilerin, onunla ilgili temennilerini veya dualarını, onların değer ölçülerine göre yapmaları gayet doğaldır. Neye inanılıyorsa elbette o hâl üzere yapılacaktır. Bu bağlamda ölen kişin ardından

İster, Işıklar içinde olsun,

İster, nur içinde yatsın,

İster, ışıklarda uyusun,

İster toprağı bol olsun,

İster, Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun,

İster, Allah taksiratını affetsin,

İster, Allah rahmetiyle muamele buyursun

denilsin. Şüphesiz herkes kendi inancına, değer yargılarına ve dünya görüşüne göre dilek, dua ve niyazda bulunur. Doğruluğu ve yanlışlığı bir yana, bu da normaldir. Çünkü bütün bunlar, yetişilen kültürün ve sahip olunan değerlerin kelime ve kavramlarıyla ifadesini bulmaktadır. Burada, yaşam alanımızda önemli olan, birbirimize zarar vermemektir. Elde edilen makamları ve yetkileri kötüye kullanarak bir diğerinin özgürlüğünü kısıtlamamak, hak ve hukukunu çiğnememektir.

Bu noktada Kuçuradi ile ilgili yapılan tartışmaların hiçbir anlamı olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü görüldüğü kadarıyla onunla ilgili yapılan konuşmalar, yorumlar hamasi bir yaklaşım arz etmektedir. Ancak Yusuf Kaplan’ın, onun hakkında yazdığı yazıda, yaşadığı olay ve olguları somut olarak ifade ettiği görülmektedir.[13]

Sonuçta, iradi bir şekilde hayatını yaşayan ve sonunda hakikat yurduna giden bir şahsiyetin, her kul gibi onun da hesabı ve kitabı Yaradan’ına aittir. Bizim üzerinde durduğumuz konu, bıraktığı eserler ve o eserlerin mesajlarıyla ilgilidir. Nietzsche ve İnsan kitabındaki bazı konularda kendine özgü bir düşüncesinin ve yorumunun olmaması düşündürücüdür.


[1] Kehf Suresi 29. Ayet

[2] M. Mazlum Çelik, İndependent Türkçe (8 Şubat 2020), https://www.indyturk.com/node/129131 (erişim: 19.01.2023).

[3] İlkim Karaca, https://www.ahaber.com.tr/magazin/2016/02/10/cem-karaca-allahu-ekber-dedi-oldu (erişim: 19.01.2023).

[4] İlham Gencer, https://www.milliyet.com.tr/cadde/cem-karacanin-vasiyetini-yerine-getirdi-2824979 (erişim: 19.01.2023).

[5] Yeni Şafak Gazetesi, 10.02.2004. https://www.yenisafak.com/gundem/tekbirlerle-ugurlandi-2679533 (erişim,:19.01.2023)

[6] İonna Kuçuradi, Nietzsche ve insan, Türkiye Felsefe Kurumu, yay. Ankara, 2009, s.2

[7] Kuçuradi, a.g.e. s. 27.

[8] Friedrich Nietzsche, Seçmeler, çev. İsmet Zeki Eyüpoğlu, Özgür Yay. İstanbul, 2013, s. 121-122

[9] Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. 10.bs. İstanbul, 1995, s. 86.

[10] Meriç, Bir Facianın Hikâyesi, s. 36; Bu Ülke, s.52.

[11] Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, s. 304.

* Enkarnasyon: Ete bürünme, vücut bulma (TDK); ruhun beden alması.

[12] Meriç, jurnal-1, s. 66.

[13] Yusuf Kaplan, “Ionna Kuçuradi öldü” Yeni Şafak gazetesi, 6.10.2026.