Bir makam düşünün.
İnsanı yükseltmiyor.
Küçültüyor.
Bir para düşünün.
Cebe girdikçe insanın elini değil, ruhunu bağlıyor.
Bir koltuk düşünün.
Üzerine oturanın sırtını değil, vicdanını çökertiyor.
Ve bir din düşünün.
İnsanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak için gelmiş.
Lakin insan onu da alıp dünyanın hizmetine sokuyor.
Makamın önüne koyuyor.
Paranın önüne koyuyor.
İktidarın önüne koyuyor.
Şöhretin önüne koyuyor.
Sonra da…
Allah'ın adını kullanarak Allah'tan uzaklaşıyor.
Hakiki felaket burada.
Dindarlıkta değil.
Dinin menfaat için kullanılmasında.
Allah'ın adının bir ticaret markasına çevrilmesinde.
Ayetin siyasi slogana dönüştürülmesinde.
Hadisin makam kartı gibi taşınmasında.
Kutsalın, dünyevi çıkarların üzerine yapıştırılmış bir mühür haline getirilmesinde.
Dünyevileşmek budur.
Dünyada yaşamak değil.
Dünyanın insanın içinde yaşaması.
Kur'an'ın dünya hakkındaki dili şaşırtıcı derecede serttir.
Dünya hayatı…
Süs.
Övünme.
Mal.
Evlat.
Birbirine üstünlük kurma yarışı.
Ve sonra hüküm:
“Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.”
(Hadîd, 57:20)
Aldatıcı.
Ne kadar doğru.
Çünkü dünya insana kendisinden daha büyük görünür.
Makamı olan, makamının kendisi olduğunu sanır.
Parası olan, parasının miktarını kendi değeri zanneder.
Şöhret sahibi olan, alkış kesilince kim olduğunu şaşırır.
İnsan sahip olduklarını kendisi sanmaya başladığı anda…
Kendini kaybetmiştir.
İncil de aynı uçurumun kenarında durur.
İsa'nın sözü açık. Demek ki sorun evrensel.
“Tanrı'ya ve paraya aynı anda kulluk edemezsiniz.”
(Matta 6:24)
İki efendi.
İki merkez.
İki bağlılık.
İnsan birini merkeze koyduğunda ötekini kenara iter.
Mesele paranın varlığı değil.
Paranın efendi olması.
Zenginlik günah değildir.
Lakin zenginliğin insanın tanrısı olması mesele…
O başka bir şeydir.
Makam da öyle.
Makam sahibi olmak günah değildir.
Ama makamı kendi varlığının anlamı haline getirmek…
İşte orada insan, koltuğa oturmamış olur.
Koltuk insanın içine oturmuş olur.
Kur'an bir başka yerde insanı uyarır:
“Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o çok aldatıcı da sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Lokman, 31:33)
Allah hakkında aldatmak.
Düşünün.
İnsanı Allah'ın adıyla kandırmak.
Bundan daha büyük bir istismar olabilir mi?
Günahı sevap diye göstermek.
Haksızlığı kader diye anlatmak.
Zenginliği takva diye sunmak.
Makamı hizmet diye pazarlamak.
İktidarı kutsal görev diye göstermek.
Kendi çıkarını milletin çıkarı diye sunmak.
Ve bütün bunların üzerine:
“Allah böyle istiyor.” damgasını vurmak.
İşte en tehlikeli sahtekârlık burada.
Zira burada insan yalnızca insanı kandırmıyor.
İnsanların Allah tasavvurunu kullanarak onları kandırıyor.
Allah ile aldatıyor.
Tu‘me bin Ubeyrik'in hikâyesi bu yüzden bugün de canlı.
Çünkü mesele bir zırhtan ibaret değil.
Bir zırh çalınıyor.
Sonra suç başka birine atılıyor.
Üstelik suçlanan bir Yahudi.
Kabile devreye giriyor.
Yakınlar devreye giriyor.
Nüfuz devreye giriyor.
Suçluyu kurtarmak için Peygamber'in huzuruna kadar gidiliyor.
Yani insanlığın eski numarası:
Önce suç.
Sonra inkâr.
Sonra iftira.
Sonra nüfuz.
Sonra çevre.
Sonra makam.
Ve mümkünse din.
Nisâ suresinin 105. ayetinde Peygamber'e açıkça şu uyarı geliyor:
“Hainlerin savunucusu olma.”
Ne kadar sert.
Ne kadar açık.
Ne kadar net.
Kur'an, suçlunun Müslüman oluşuna bakmıyor.
Mağdurun Yahudi oluşuna bakmıyor.
Kabileye bakmıyor.
Yakınlığa bakmıyor.
Hakka bakıyor.
Din, adaletten ayrılınca din olmaktan çıkar.
Sadece bir araç olur.
Peygamber'in ganimetten gizlice mal alan kişi hakkında söylediği rivayet de bu yüzden insanın yüzüne çarpılan bir tokat gibidir.
Bir sahabi şehit olduğu söylendiğinde Peygamber bunu kabul etmiyor.
Ganimetten gizlice aldığı bir elbise nedeniyle ateşte olduğunu bildiriyor.
Bir elbise.
Küçücük bir şey.
Ama mesele elbise değil.
Emanet.
Bugün bunun karşılığı nedir?
Kamu malı.
İhale.
Devlet imkânı.
Makamın sağladığı ayrıcalık.
Yakına verilen iş.
Bir vakfın parası.
Bir derneğin kasası.
Bir cemaatin imkânı.
“Bir şey olmaz.”
Çürümenin en sevdiği cümledir bu.
Bir şey olur.
Hem de çok şey olur.
Zira ahlâk çoğu zaman büyük suçlarla ölmez.
Küçük hırsızlıkları meşrulaştırarak ölür.
Sonra Mâûn suresi.
Yedi ayet.
Küçücük bir sure.
Ama din anlayışının üzerine bırakılmış ağır bir taş.
Yetimi iten.
Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen.
Sonra namaz kılan.
Gösteriş yapan.
En küçük yardımı bile esirgeyen.
Kur'an bunları aynı resmin içine koyuyor.
Dikkat edin.
Mesele yalnızca namaz kılmamak değil.
Daha korkunç bir şey söylüyor:
Namaz kılanlardan bazılarına bile yazıklar olsun.
Çünkü insan secde edip yetimi itebiliyorsa…
Bir yerde problem vardır.
Dua edip yoksulu görmüyorsa…
Bir yerde problem vardır.
Allah'ın adını anıp insanların hakkını yiyorsa…
Bir yerde problem vardır.
İbadet insanı adalete götürmüyorsa…
İbadetin görüntüsü vardır.
Ruhu yoktur.
Mâûn suresi dinin makyajını siler.
Altından insan çıkar.
Ve bazen o insanın yüzünde makam tutkusu vardır.
Para tutkusu vardır.
Şöhret tutkusu vardır.
Din istismarı tam burada başlar.
Din, insanı Allah'a bağlayan bir yol olmaktan çıkar.
İnsanı bir makama bağlayan araç olur.
Bir seçmene.
Bir müşteriye.
Bir bağışçıya.
Bir ihaleye.
Bir sermayeye.
Bir siyasi güce.
Bir televizyon ekranına.
Bir kürsüye.
Bir markaya.
Sonra din konuşulur.
Ama Allah konuşulmaz.
Dinin kabuğu konuşulur.
Kıyafeti.
Sloganı.
Töreni.
Sembolü.
Görüntüsü.
Fakat adalet?
Sessiz.
Emanet?
Sessiz.
Yetim?
Sessiz.
Yoksul?
Sessiz.
Kul hakkı?
Daha da sessiz.
Kur'an, dinî otoritenin servetle ilişkisini de görmezden gelmez.
Tevbe suresinde bazı din adamlarının insanların mallarını haksız yollarla tüketmesinden söz edilir.
Ardından altın ve gümüş biriktirip onları Allah yolunda harcamayanlar uyarılır.
Buradaki mesele yalnızca başkalarının din adamları değildir.
Mesele insandır.
Her çağdaki insan.
Din üzerinden servet üretmek.
Kutsalı ekonomik sermayeye çevirmek.
İnsanların Allah'a duyduğu güveni kendi kasasına aktarmak.
Dinin geçim kapısına dönüşmesi.
Ayetin faturaya dönüşmesi.
Duanın ürüne dönüşmesi.
Kutsalın pazarlanması.
Maide suresinin uyarısı da insanın yüzüne çarpar:
“Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.”
Az bir bedel.
Ne kadar korkunç.
Çünkü insan bazen hakikati büyük bir servet için satmaz.
Küçük bir menfaat için satar.
Bir makam.
Bir telefon.
Bir ihale.
Bir yakınlık.
Bir davet.
Bir ekran.
Bir alkış.
Bir koltuk.
Ve hakikat gider.
Yerine çıkar gelir.
Siyaset dinin evi değildir.
Ticaret dinin mabedi değildir.
Makam Allah'ın mülkü değildir.
Hiçbir insan da Allah'ın özel temsilcisi gibi davranamaz.
Siyaset dine elbise biçtiğinde…
Din siyasetin aksesuarına dönüşür.
Ticaret dine fiyat biçtiğinde…
Kutsal, ticari mala dönüşür.
Makam dine yaslandığında…
Makamın hesabı Allah'ın hesabıymış gibi gösterilir.
İşte tehlike burada.
Çünkü artık insanlara:
“Bana oy ver.”
denmez.
“Allah'ın istediği budur.”
denir.
“Bana para ver.”
denmez.
“Allah yoluna hizmet ediyorsun.”
denir.
“Beni destekle.”
denmez.
“Dine hizmet ediyorsun.”
denir.
Böylece insanın vicdanı susturulur.
İtiraz eden, sanki siyasetçiye değil Allah'a itiraz ediyormuş gibi hissettirilir.
Bu, din istismarının en kirli biçimidir.
Allah ile aldatmak.
Oysa Kur'an'ın derdi başka.
Peygamber'in derdi başka.
İncil'in uyarısı başka.
Hepsinin ortak korkusu şu:
İnsanın elindeki dünyanın, insanın içindeki hakikatin yerini alması.
Para çoğalabilir.
Makam yükselebilir.
Şöhret büyüyebilir.
Kürsü kalabalıklaşabilir.
Ama insanın içindeki adalet küçülüyorsa…
Bir şey kaybedilmiştir.
Büyük bir şey.
Çünkü dinin en büyük düşmanı bazen inkârcı değildir.
Bazen dinin adını kullanarak çıkar sağlayandır.
Ayet taşıyıp emaneti çiğneyendir.
Tesbihi elinden düşürmeyip yetimin hakkını yiyendir.
Caminin önünde Allah'ı anlatıp kapının arkasında insanları sömürendir.
“Allah için” diyerek kendi iktidarını büyütendir.
Ve bütün bunları gördüğü halde susandır.
Mâûn'un sorusu hâlâ havada.
Yetim nerede?
Yoksul nerede?
Adalet nerede?
Emanet nerede?
Sonra daha zor soru:
Sen neredesin?
Secdede misin?
Makamda mı?
Kasada mı?
Kürsüde mi?
İhalenin başında mı?
Kalabalığın ortasında mı?
Yoksa kendi vicdanının karşısında mı?
Çünkü sonunda herkes yalnız kalacak.
Makam olmayacak.
Korumalar olmayacak.
Kartvizit olmayacak.
Televizyon olmayacak.
Kalabalık olmayacak.
Para olmayacak.
Ve insanın yanında yalnızca yaptığı şeyler kalacak.
O zaman kimse:
“Ben filancanın adamıydım.”
diyemeyecek.
“Şu makama sahiptim.”
diyemeyecek.
“Beni milyonlar alkışlıyordu.”
diyemeyecek.
“Ben bunu Allah için yaptım.”
demek bile yetmeyecek.
Çünkü neyin Allah için, neyin nefis için yapıldığını en iyi bilen…
Allah.
Son soru bu yüzden basit.
Ama korkunç.
Allah'ın adını mı taşıdın?
Yoksa…
Allah'ın adını kullanarak kendini mi taşıdın?
Selam ve dua ile
Next