İbn Haldun’un düşünce sisteminin temelini oluşturan asabiyet teorisi, toplumların nasıl kurulduğunu, güçlendiğini ve zamanla nasıl yıkıldığını açıklayan; bireyler arasındaki dayanışma ruhunu ve ortak grup bilincini merkeze alan sosyolojik bir kavramdır.
Kelime kökeni olarak Arapça "asab" (bağlanma) kökünden türeyen bu kavram, bir topluluğu bir arada tutan, dış tehditlere karşı koruyan ve ortak amaçlar doğrultusunda hareket etmelerini sağlayan "sosyal tutkal" işlevi görür.
İbn Haldun'a göre asabiyet (toplumsal dayanışma) ikiye ayrılır: Kan bağına dayanan "nesep asabiyeti" ve ortak inanç ya da amaçlar etrafında oluşan "sebep asabiyeti". Göçebe toplumlarda hayatta kalmayı ve devletleşmeyi sağlayan temel güç, nesep asabiyetidir. Ancak devlet kurma aşamasında sadece kan bağı yetersiz kalır; bu noktada dinin veya ideolojinin birleştirici etkisiyle güçlenen "sebep asabiyeti" devreye girer.
Yurtta Sulh İçin Yeni Bir Asabiyet: Anayasal Vatandaşlık
Anayasal vatandaşlık, bir devletin sınırları içerisinde yaşayan bireylerin, etnik köken, din, dil veya ırk gibi farklılıklarına bakılmaksızın, hukuk önünde eşit hak ve ödevlere sahip olması esasına dayanır. Bu anlayışta vatandaşlık, bireyin devletle olan hukuki ve siyasi bağıdır; yani kişi, devletin anayasasında tanımlanan temel ilkelere bağlılık gösterdiği sürece o milletin bir parçasıdır.
Atatürk milliyetçiliği, etnik temelli ırkçılıktan keskin bir şekilde ayrılan, birleştirici ve kapsayıcı bir ideolojidir. Etnik ırkçılık, bireyleri biyolojik kökenlerine veya kan bağına göre sınıflandırıp dışlayıcı bir yapı kurarken; Atatürk milliyetçiliği, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" ilkesiyle, ortak bir tarih, kültür ve gelecek ülküsü etrafında birleşen herkesi eşit vatandaş olarak kabul eder.
Bu modelde milliyetçilik, bir ırkın üstünlüğü iddiası değil, halkçılık ilkesiyle desteklenen, toplumsal dayanışmayı ve çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma azmini esas alan bir "ulusal birlik" projesidir.
Toplumu bir arada tutacak yegane ideoloji olarak Atatürk milliyetçiliği, farklı alt kimlikleri "ötekileştirmeden" Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında kucaklar.
Bu yaklaşım, imparatorluk mirasını koruyarak, bireyleri etnik kökenlerine göre ayrıştırmak yerine, anayasal vatandaşlık temelinde ortak bir "Türk milleti" kimliğinde birleştirir. Dolayısıyla bu ideoloji, toplumsal barışı ve devletin bölünmez bütünlüğünü koruyan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti anlayışının en sağlam güvencesidir.
Mevcut konjonktürün sunduğu sınamalar ışığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal dokusunu bir arada tutacaka olan en sarsılmaz harç, anayasal vatandaşlık bilincidir.
Elbette dini cemaatlerin, etnik aidiyetlerin veya siyasi mahfillerin kendi içlerinde kurdukları bağlar güçlü birer çekim merkezi oluşturabilir; ancak bir ulusun topyekûn bir dayanışma ruhuyla, ortak bir kader çizgisi üzerinde buluşabilmesi, ancak ve ancak hukukun üstünlüğüne ve anayasal vatandaşlık ilkesine dayalı kapsayıcı bir toplumsal sözleşme ile mümkündür.
Bu ilke, farklılıkları yok sayan bir tektiplilik değil, aksine her bireyin hukuk önünde eşit ve şerefli birer özne olarak kabul edildiği, demokratik bir uzlaşı zeminidir.
Fedon Kalyoncu Misali
Anayasal vatandaşlık kavramı üzerine düşündüğümde, zihnimde hemen sanatçı Fedon Kalyoncu ile ilgili o çarpıcı hatıra canlanır. Rum asıllı bir sanatçı olan Fedon, bir radyo programında kendisine yöneltilen "Türkiye ile Yunanistan maç yapsa hangisini tutardın?" şeklindeki o talihsiz ve ayrıştırıcı soru karşısında derin bir hüzünle harmanlanmış, haklı bir öfke duymuştur.
Zira o, bu toprakların bir evladı olarak askerlik vazifesini yerine getirmiş, vergisini ödemiş ve aidiyetini her fırsatta dile getirmiş biridir. Fedon, Hristiyan inancına sahip olmasının veya etnik kökeninin Rum olmasının, onun sarsılmaz Türk vatandaşlığı ve bu vatana olan derin bağlılığı karşısında bir engel teşkil etmediğini vurgulayarak, kendisine yöneltilen bu sorgulayıcı tavra karşı büyük bir cesaretle karşı durmuştur.
Anayasal Vatandaşlık ve Modern Toplumun Sosyal Tutkalı
Anayasal vatandaşlık ilkesi, modern bir devletin toplumsal dokusunu koruyan en kapsayıcı ve birleştirici unsurdur. Bir ulusu, sahip olduğu tüm kültürel, etnik ve inançsal farklılıklara rağmen bir arada tutabilecek tek harç, bireylerin hukuk önünde eşitliğini esas alan bu vatandaşlık bağıdır.
Bir mezhebin diğerine, bir cemaatin bir başka topluluğa veya bir etnik grubun diğerine yönelik ötekileştirici tavırlar geliştirmesine karşı en etkili engel, vatandaşlık hukukunun ve anayasal aidiyetin güçlü kılınmasıdır.
Bu kavramı açmak gerekirse; anayasal vatandaşlık, bireyi etnik kökeni, dini inancı veya kültürel aidiyeti üzerinden değil, devletle olan hukuki bağı üzerinden tanımlar. Toplumsal barışın tesisi, farklılıkların bir tehdit olarak değil, bir zenginlik olarak görüldüğü ve herkesin "eşit haklara sahip vatandaşlar" olarak kabul edildiği bir düzlemde mümkündür.
Eğer bir devlet, vatandaşlarını kendi kimlikleri üzerinden değil, anayasal bir sözleşme temelinde kucaklarsa, toplumsal kutuplaşmaların önüne geçilebilir.
Vatandaşlık bağı, bireyin devletle olan ilişkisini "sadakat ve hak" dengesine oturtur; böylece kişi, hangi kökenden gelirse gelsin, devletin sunduğu imkanlardan ve korumadan eşit derecede yararlanır. Bu durum, toplumsal çatışmaları minimize eden bir "ortak payda" oluşturur.
Anayasal vatandaşlık ve Dış politika
Dış politikada haksızlıklara karşı dururken etnik veya dini kimlikler yerine evrensel insan haklarını ve ulusal çıkarları temel alan bir yaklaşım benimsemek, toplumsal mutabakatı güçlendirecek ve politikaları daha rasyonel kılacaktır.
Anayasal vatandaşlık ilkesi gereği, bir devletin dış politikası kendi vatandaşlarının ortak vicdanını yansıtmalıdır; bu da yardımların veya tepkilerin "kardeşlik" gibi öznel bağlardan ziyade, zulme uğrayan her insanın onurunu koruma sorumluluğuna dayanması demektir.
Filistin veya Doğu Türkistan gibi bölgelerdeki mağduriyetlere, sadece ortak bir inanç veya köken paylaşıldığı için değil, insanlık onuru çiğnendiği için karşı çıkılmalıdır. Bir ulus devletin haksızlığa karşı duruşu, mağdurun kimliğinden bağımsız olarak "haksızlığa karşı adalet" ilkesine dayanmalıdır.
Dış politikadaki adımların dini veya etnik gerekçelerle açıklanması, toplum içinde "bize ne" gibi ayrıştırıcı soruların doğmasına neden olurken; insan hakları ve evrensel adalet temelinde bir duruş sergilemek, dış politikayı milli bir ortak payda haline getirerek iç tartışmaları minimize edecektir.
Anayasal vatandaşlık, farklı kökenlerden gelen bireyleri ortak bir ahlaki sorumlulukta birleştirir; bu nedenle onurlu bir devlet, kendi sınırları ötesindeki her türlü zulme karşı, vatandaşlarının ortak vicdanını temsil eden tutarlı ve ilkesel bir tavır takınmalıdır.
Anayasal vatandaşlık temelinde inşa edilen dış politika, toplumsal birliği güçlendiren en sağlam zemindir. Devletin dış dünyadaki haksızlıklara karşı duruşu, dini veya etnik aidiyetlerin ötesine geçip evrensel adalet ve insan onuru ilkeleriyle tanımlandığında, bu tutum tüm vatandaşlar tarafından sahiplenilen milli bir duruşa dönüşür.
Böylece, "bize ne" gibi sorgulamaların yerini, onurlu bir devletin mazlumun yanında olma sorumluluğu alır ve dış politika, iç siyasetteki kutuplaşmaları besleyen bir araç değil, aksine toplumu ortak bir vicdanda birleştiren bir güç haline gelir.
Netice-i kelam: Anayasal vatandaşlık ilkesi, yalnızca bir ulusun kendi sınırları içerisinde tesis ettiği huzurun değil, aynı zamanda "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinin de sarsılmaz temel taşıdır; bu ilke, sadece bir toplumu ortak bir gelecek idealinde buluşturmakla kalmaz, aynı zamanda küresel ölçekteki adaletsizliklere karşı yükseltilen kolektif bir başkaldırının da vicdani pusulasıdır.
Selam ve dua ile
Next