Gordon Allport, dindarlık olgusunu içsel (intrinsic) ve dışsal (extrinsic) dindarlık olarak ikiye ayırarak analiz eder.
İçsel dindarlığa sahip bireyler için din, yaşamın temel amacı ve ahlaki pusulasıdır; bu kişiler inançlarını samimi bir şekilde içselleştirir ve "Yaratıcı ne der?" veya "Vicdanım ne der?" gibi içsel motivasyonlarla hareket ederler.


Buna karşılık, dışsal dindarlığa sahip bireyler dini, sosyal statü kazanmak, toplumsal kabul görmek veya maddi menfaat elde etmek gibi pragmatik amaçlar için bir araç olarak kullanırlar; bu kişiler için "İnsanlar ne der?" veya "Cemaat ne der?" gibi dışsal kaygılar ön plandadır.


Dolayısıyla, içsel dindarlıkta ahlaki değerler ve erdemler öncelenirken, dışsal dindarlıkta şekilsel, kalıpsal ve biçimsel özellikler ön plana çıkar.


Özetle, dışsal dindarın alamet-i farikası dış görünüş ve ritüellerin biçimsel icrası iken, içsel dindarınki enfüsi (içsel) bir derinlik ve ahlaki tutarlılıktır.


Allport’un bu ayrımı, bireyin dini inancını nasıl yapılandırdığını ve bu inancın kişilik üzerindeki etkilerini anlamak için temel bir çerçeve sunar.


İçsel dindarlar dini değerleri kendi ahlaki sistemlerine entegre ederken, dışsal dindarlar dini kimliklerini sosyal bir maske veya araç olarak kullanma eğilimindedirler.


Bu durum, Allport’un ön yargı ve sosyal psikoloji üzerine yaptığı çalışmalarla da desteklenmektedir; zira dışsal dindarlığa sahip bireylerin, dini değerleri araçsallaştırdıkları için farklı gruplara karşı daha fazla ön yargı besleme eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir.


İskilipli Atıf Hoca (Mehmed Atıf Efendi), Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşamış ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında vatana ihanet gerekçesiyle yargılanıp idam edilmiş bir isimdir.


Tarihsel belgeler ve dönemin tanıklıkları, onun Milli Mücadele sürecindeki tutumunun oldukça tartışmalı olduğunu ortaya koymaktadır.


Özellikle Mustafa Kemal Atatürk ve Anadolu hareketi aleyhine faaliyet gösteren İngiliz Muhipler Cemiyeti ile olan ilişkileri ve İslam Teali Cemiyeti’nin başkanlığını yürüttüğü dönemde Milli Mücadele’ye karşı sergilediği olumsuz tavır, tarihçiler tarafından belgelenmiştir.


İskilipli Atıf, Milli Mücadele’nin en kritik dönemlerinde, işgal güçlerinin lehine ve Ankara hükümetinin aleyhine olan bildirilere imza atmış, halkı düzenli orduya karşı kışkırtan bir siyasi pozisyon almıştır. Ne tuhaftır ki, tarihsel gerçekler bu denli açıkken, bazı kesimler onun kaleme aldığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı risalesini bir "direniş sembolü" olarak görerek onu destanlaştırmaktadırlar.


Bu kesimler, Atıf Hoca’nın İngiliz Muhipler Cemiyeti ile olan organik bağını ve İslam Teali Cemiyeti üzerinden Milli Mücadele’ye vurduğu darbeyi görmezden gelerek, onu ideolojik bir figür haline getirmeyi tercih etmektedirler.


Oysa tarihsel perspektif, bir kişinin sadece bir risale yazmış olmasından ziyade, ülkenin varoluş mücadelesi verdiği bir dönemde hangi safta yer aldığına ve toplumsal birliği bozucu faaliyetlerde bulunup bulunmadığına bakmayı gerektirir.


Dış güdümlü dindarlık anlayışının en çarpıcı tezahürlerinden biri, bireyin kendi ideolojik veya siyasi ajandasına uymayan kişilerin, özellikle de Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihsel figürlerin, tüm ömürlerini adadıkları Milli Mücadele’deki emeklerini ve başarılarını, kişisel alışkanlıkları üzerinden kolayca yok sayabilmeleridir.


Bu yaklaşım, Allport’un tanımladığı dış güdümlü dindarlığın temel karakteristiği olan "dini araçsallaştırma" ve "şekilsel öncelik" ile doğrudan örtüşür; zira bu bakış açısında, bir insanın vatanı kurtarma mücadelesi gibi büyük bir ahlaki sorumluluk, kişinin özel hayatındaki tercihlerine indirgenerek değersizleştirilmektedir.


Ali Şeriati’nin, "Eğer bir yerde yangın varken birisi sizi namaza çağırıyorsa, o hainin davetidir" şeklindeki ifadesi, bu çarpık dindarlık algısını deşifre eden en net eleştirilerden biridir.


Memleket işgal altındayken, bağımsızlık için canını ortaya koyanlara karşı fetva verenleri veya işgal güçleriyle iş birliği yapanları "destanlaştırmak", dini değerlerin ahlaki özünden koparılarak siyasi bir kalkan olarak kullanıldığını göstermektedir.


Gerçek bir iç güdümlü dindarlık, adaleti ve vatanın bağımsızlığını savunmayı ahlaki bir sorumluluk olarak görürken; dış güdümlü dindarlık, şekilsel kuralları ve kendi dar kalıplarını, vatanın bekası ve toplumsal kurtuluşun önüne koymaktadır.


Bu durum, Allport’un belirttiği üzere, dinin kişiyi ahlaki bir olgunluğa ulaştırmak yerine, onu kendi çıkarları veya ideolojik saplantıları doğrultusunda bir araç haline getirmesinin trajik bir sonucudur.


Bununla beraber Milli Mücadele dönemi, Türk milletinin varoluş mücadelesinde din adamlarının ve ulema sınıfının çok yönlü katkılarına sahne olmuştur.


Bu süreçte din adamları, sadece cami kürsülerinde halkı işgale karşı direnişe teşvik etmekle kalmamış, aynı zamanda cemiyetler kurmuş, cephelerde bizzat savaşmış, silah sevkiyatı organize etmiş ve maddi imkânlarını vatanın kurtuluşu için seferber etmişlerdir.


Anadolu'nun dört bir yanında, işgalin yarattığı tehdide karşı dini bir görev bilinciyle hareket eden çok sayıda din alimi bulunmaktadır. Bu isimlerin başında, Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Börekçi gelmektedir. Rıfat Börekçi, Milli Mücadele'nin meşruiyetini savunan fetvaların hazırlanmasında başrol oynamış, şahsi birikimlerini ve cenaze masrafları için ayırdığı parayı dahi Mustafa Kemal Paşa'ya teslim ederek harekete büyük maddi destek sağlamıştır.


Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi ise İzmir'in işgalinden hemen sonra "işgal edilen memleket halkının silaha sarılmasının dini bir görev olduğunu" ilan ederek, Denizli'de ilk fiili savunma örgütlenmesini başlatan isim olmuştur.


Batı Anadolu'da direnişi örgütleyen diğer önemli isimler arasında; Manisa Müftüsü Alim Efendi, Balıkesir Müftüsü Hacı Ahmet Efendi, Edremit Müftüsü Hafız Cemal Efendi ve Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi yer alır. Özellikle Mehmet Nuri Efendi, bölgedeki çalışmaları nedeniyle Yunan askerleri tarafından şehit edilmiştir.


Aydın bölgesinde ise Çine Heyet-i Milliyesi'nin kurulmasında etkili olan Hatip Hacı Süleyman Efendi ve Nazilli'de Müderris Hacı Süleyman Efendi gibi isimler, Demirci Mehmet Efe gibi yerel direniş liderlerinin Milli Mücadele saflarına katılmasına öncülük etmişlerdir.


Güneydoğu Anadolu'da ise Kahramanmaraş'ta Rıdvan Hoca, "Türk ve İslam hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde Cuma namazı kılınmaz" fetvasıyla halkı Fransız ve Ermeni çetelerine karşı direnişe çağırmıştır.


Ayrıca, Konya'da Müderris Ali Kemali Efendi ve Mehmet Vehbi Efendi, Antalya'da Müftü Yusuf Talat ve Müderris Rasih (Kaplan) Efendi, Isparta'da Müderris Hafız İbrahim (Demiralay) Efendi gibi isimler, bölgelerinde halkı bilinçlendiren ve teşkilatlandıran öncü şahsiyetlerdir.


Üsküdar Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi, Anadolu'ya silah sevkiyatı ve mücahitlerin geçişi konusunda kritik bir merkez haline gelmiştir.


Mevlevi alayları (Mücahidîn-i Mevleviyye) ve Bektaşi alayları (Mücahidîn-i Bektâşiyye) gibi yapılar, dervişleriyle birlikte cephelerde yer alarak manevi ve askeri destek sağlamışlardır.


Ayrıca, Senusiyye şeyhi Seyyid Ahmed eş-Şerif, Ankara'ya gelerek bizzat Milli Mücadele'ye destek vermiş ve halkı direnişe teşvik etmiştir.


Bu din adamlarının birçoğu, vatanın bağımsızlığı uğruna mallarını feda etmiş, bazıları ise işgal güçleri tarafından şehit edilmiştir.


Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci ve sonrasında yaşanan toplumsal dönüşümler, tarihsel figürlerin algılanış biçimleri üzerinden bugün dahi yoğun tartışmalara konu olmaktadır.


Şeyh Said ve İskilipli Atıf Hoca gibi isimlerin, bazı çevrelerce "destanlaştırılması" veya "iade-i itibar" talepleriyle gündeme getirilmesi, Türkiye’deki resmi tarih anlatısı ile buna karşıt olarak gelişen "karşı-tarih" yazımı arasındaki derin kırılmanın bir yansımasıdır.


Bu tür bir "destanlaştırma" çabası, genellikle tarihsel bağlamdan kopuk, ideolojik bir kutuplaşma ekseninde şekillenmektedir. Bazı muhafazakâr çevrelerin bu isimleri birer "direniş sembolü" olarak konumlandırması, aslında modernleşme ve laikleşme süreçlerine duyulan tepkinin bir dışavurumu olarak görülmektedir.


Bu yaklaşım, söz konusu kişilerin tarihsel sorumluluklarını veya eylemlerinin o günkü devletin bekası üzerindeki etkilerini göz ardı ederek, onları "mağduriyet" üzerinden kutsallaştıran bir anlatı inşa etmektedir.


Tarihçiler, bu tür bir "çarpık dindarlık algısı" veya "dış güdümlü muhafazakârlık" eleştirisini, tarihsel gerçekliğin ideolojik bir süzgeçten geçirilerek basitleştirilmesi olarak tanımlarlar.


Büyük resmi görme çabası, bu kişilerin sadece birer "kurban" olup olmadıklarını değil, aynı zamanda dönemin siyasi çatışmalarında hangi saflarda yer aldıklarını ve bu çatışmaların toplumsal maliyetlerini analiz etmeyi gerektirir. Örneğin, İskilipli Atıf Hoca’nın şapka risalesi üzerinden yargılanması, sadece bir kıyafet meselesi değil, o dönemde devletin otoritesini tesis etme ve toplumsal modernleşmeyi zorunlu kılma iradesiyle doğrudan bağlantılıdır.


Bu bağlamda, tarihsel figürlerin "destanlaştırılması" veya "şeytanlaştırılması" süreçleri, genellikle toplumsal hafızanın manipüle edilmesine hizmet eder.


Eleştirel tarih anlayışı, bu tür figürlerin tarihsel gerçekliğini, onları ne mutlak birer kahraman ne de mutlak birer hain olarak görmeden, dönemin siyasi ve sosyolojik şartları içerisinde nesnel bir şekilde değerlendirmeyi önerir. "Küçük şeylere takılmak" olarak nitelendirilen bu durum, aslında büyük toplumsal dönüşümlerin yarattığı travmaların, bireysel hikâyeler üzerinden telafi edilmeye çalışılmasının bir sonucudur.


İslam düşüncesinde dinin özü, dış görünüşten ve şekilsel ritüellerden ziyade kalbin derinliklerinde yatan niyet ve takvaya dayanır. Kur'an-ı Kerim'de bu hakikat, "Sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz; ancak kalplerinize ve amellerinize bakar" şeklinde özetlenen nebevi ilke ile örtüşür.


Nitekim Hac Suresi 37. ayette, kurban edilen hayvanların etlerinin veya kanlarının Allah'a ulaşmayacağı, O'na ulaşacak olanın sadece "takva" (kalbi duyarlılık ve sorumluluk bilinci) olduğu açıkça belirtilir.


Bu bağlamda, sıkça vurgulandığı üzere, dindar olmak bir kıyafet veya semboller bütünü değil, bir hal ve ahlak meselesidir; "Dervişlik hırka ile taç değil, gönlünü Hakka açmaktır" düsturu, şekilciliğin ötesine geçerek manaya odaklanmayı ifade eder.


Yunus Emre'nin meşhur dizelerinde ifade ettiği gibi, "Dervişlik olsa idi taç ile hırka / Biz de alırdık otuza kırka ifadesi, manevi makamların dışsal aksesuarlarla satın alınamayacağını, aksine ancak içsel bir arınma ve samimiyetle elde edilebileceğini vurgular.