Bir genç kızın başındaki örtüden korkan iktidar, aslında kendi korkularını ele verir. Zira özgürlük, yalnızca kendine benzeyeni değil, kendinden farklı olanı da koruyabilmektir.
Bazı zulümler unutulmaz. Zira zulüm, yalnızca mağdurun hafızasına değil, tanığın vicdanına da kazınır. Başörtüsü meselesi de benim için böyle bir yaradır.
Bu meseleyi hiçbir zaman dinî aidiyetin, siyasî tarafgirliğin yahut ideolojik kavganın dar kalıpları içinde değerlendirmedim. Zira mesele, bir kadının örtünmesi değil; kendi hayatı hakkında karar verme hakkıdır.
Devletin bir insanın vicdanına müdahale edip edemeyeceğidir.
Bir genç kızın geleceğinin, başındaki örtü yüzünden karartılıp karartılamayacağıdır.
Bu konuda tarafsızlık iddiasıyla susmak ise çoğu zaman zulme sessiz ortaklıktır.
Yıl 1999.
Merhum Hasan Celal Güzel'in Yeniden Doğuş Partisi'nde birlikte çalışıyoruz. Hasan Bey, başörtülü öğrencilerin mağduriyetlerini gidermek için çaba göstermemi istemişti. O yıllarda nice genç kız, inancının gereğini yerine getirdiği için eğitim hakkından mahrum bırakılıyor, hayallerinden koparılıyordu.
Düşünün ki bir genç kız üniversiteyi kazanıyor, yıllarca emek veriyor, geleceğini kuruyor. Sonra karşısına birileri çıkıp şu şartı dayatıyor:
Okuyabilirsin, ama önce başını açacaksın.
Bunun adı çağdaşlık değildir. Laiklik hiç değildir.
Bunun adı, devlet gücünü insanın vicdanına karşı kullanmak, kendi kalıbına sığdıramadığını kapının dışında bırakmaktır.
O günlerde mağdur öğrencilerin bir kısmının yurt dışında eğitim görmesini düşünürken aklıma Kıbrıs'ta eğitim veren üniversiteler geldi. Hasan Bey'e bu önerimi anlattım. Türkiye'den müdahale edilebileceğini, öğrencilerin orada da mağdur edilebileceğini söyledi. Ben ise bu ihtimali zayıf görüyordum. Yanıldım; Hasan Bey haklı çıktı.
Üniversitelerden biri, Türkiye'den gelen öğrencilerden başlarını açmalarını isterken başka ülkelerden gelenlerin başörtüsüyle eğitim görmesine izin veriyordu.
Aynı üniversite, aynı derslik, aynı eğitim hakkı; fakat farklı muamele.
Neden?
Pasaport mu belirliyordu insanın hakkını? Aynı örtü, başka ülkeden gelen bir öğrenci için serbestken Türkiye'den gelen bir öğrenci için neden yasaktı?
Tam olarak ayrımcılığın çıplak yüzü bu olsa gerekti.
Bunun üzerine adada başka bir özel üniversiteyle temasa geçildi. Öğrenciler kabul edildi. Bu haber yayıldı ve sonraki dönemde yüzlerce genç kız bu üniversiteye kayıt yaptırdı.
Yüzlerce hayat, yarım bırakılmaktan kurtuldu.
Bugün o öğrencilerimizin birçoğunun önemli mevkilerde bulunması sevindiricidir. Lakin asıl soru şudur: Neden kendi ülkelerinde okuyamadılar?
Neden ailelerinden, evlerinden, memleketlerinden uzaklaşmak zorunda bırakıldılar?
Bir devletin görevi gençlerinin önüne duvar örmek değil, o duvarları yıkmaktır.
Vatandaşını kendi ülkesinde yabancıya dönüştürmek, yönetim değil, adaletsizliktir.
Ben o gün de bugün de aynı ilkeye bağlıyım: Bu, başörtüsü değil, özgürlük meselesidir.
Nitekim o yıllarda açıkça söyledim: Bir gün seküler hayatı tercih edenler baskıya uğrarsa onların da yanında dururum. Zira özgürlük, yalnızca sizinle aynı hayatı yaşayanlara tanıdığınız bir imtiyaz değildir.
Başörtülü bir kadının hakkını savunmak için başörtülü olmak gerekmez. Müslüman olmak bile gerekmez. İnsan olmak yeter.
Aynı şekilde başını örtmeyen bir kadının özgürlüğünü savunmak için seküler olmak da gerekmez. İnsan onuru, bütün aidiyetlerden önce gelir.
Bir insanın hakkını savunmak için onunla aynı dine, mezhebe, siyasî düşünceye yahut hayat tarzına sahip olmanız gerekiyorsa, orada adalet değil, kabilecilik vardır. Hakikatin yerini tarafgirlik almıştır.
Bir iktidara muhalif duruşun temelinde de bu ilke olmalı var. Dün başörtülü öğrencilerin eğitim hakkını savunmak; bugün de inancı, kimliği ve hayat tarzı ne olursa olsun herkesin eşit haklara sahip olmasını savunabilmek.
Zulüm, zalimin kimliğine göre masumlaşmaz.
Bir haksızlığa, faili kendi mahallenizden diye göz yumuyorsanız adaleti değil, ayrıcalığı savunuyorsunuzdur.
Dün size zulmedenlere karşı çıkıp bugün aynı zulmü başkalarına uygulamak, adaletin zaferi değil, yalnızca zalimin değişmesidir.
Bir öğrenciyi başörtülü olduğu için okuldan uzaklaştırmakla seküler olduğu için okuldan uzaklaştırmak arasında temel bir ahlâkî fark yoktur.
Her ikisi de insanın özgürlüğüne müdahaledir. Birini alkışlayıp diğerine itiraz etmek ise ilkesizliktir.
Şimdi Azerbaycan'a bakıyorum.
Başörtüsüne yönelik yasak ve kısıtlama iddiaları, geçmişte yaşanan mağduriyetleri hatırlatıyor. Bir genç kızın eğitim hakkının başındaki örtü üzerinden tartışmaya açılması, hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun, ciddi bir vicdan meselesidir.
Azerbaycan'ın siyasal İslamcılıktan kaygı duyması mümkündür. Dinî hareketlerin siyasî güç kazanmasından endişe edilebilir. Din adına kurulan baskıya karşı çıkılabilir. Bunların hepsi tartışılabilir.
Lakin bir ideolojiyle mücadele etmek başka, bir öğrencinin eğitim hakkını elinden almak başkadır.
Bir tehlikeden korkmak, her türlü müdahaleyi meşru kılmaz. Özgürlüğü kısıtlayarak özgür bir toplum kurulamaz. Baskının yönünü değiştirmek, baskıyı ortadan kaldırmak değildir.
İnsanları korkuyla susturabilirsiniz; fakat vicdanlarını emirle değiştiremezsiniz. İnancı yasakla ortadan kaldıramaz, düşünceyi baskıyla terbiye edemezsiniz.
Üstelik her haksızlık bir hafıza bırakır.
Her dışlama bir yara açar.
O yara bazen yıllar, bazen kuşaklar sonra siyasetin bütün hesaplarını etkileyen bir kırgınlığa dönüşür.
Türkiye bunu yaşadı. Başörtüsü yasaklarının izleri insanların hafızasından kolay silinmedi.
Gençliklerinin en umutlu döneminde dışlananlar, kendilerine kapatılan kapıları unutmadı.
Bir insanın hafızasında bazen bir mahkeme kararı değil, yüzüne kapanan bir kapı kalır.
Bir memurun aşağılayıcı bakışı, bir hocanın önünde yaşadığı mahcubiyet, annesine telefonda belli etmemeye çalıştığı gözyaşı...
Bir genç kızın yarıda kesilen hayali.
Siz buna yönetmelik diyebilirsiniz. O, hayatından çalınan yıllar diye hatırlayacaktır.
Laiklik adına bir öğrenciyi okuldan uzaklaştırıyorsunuz; o öğrenci gidip Avrupa'da eğitimine devam ediyor.
Peki ne kazanıldı?
Laiklik mi güçlendi, özgürlük mü genişledi, devlet mi itibar kazandı?
Yoksa kendi vatandaşına kapattığı kapıyı başka bir ülkenin açmasını seyreden bir anlayışın çelişkisi mi ortaya çıktı?
İnsan biraz insaf eder!
Eğitim, devletin lütfu değil, korunması gereken bir haktır.
Devlet, bu hakkın bedeli olarak insandan inancını, kimliğini yahut vicdanını teslim etmesini isteyemez.
Bir kadının başörtüsü sizi rahatsız edebilir. Dünya görüşüne katılmayabilir, inancını yorumlama biçimini eleştirebilirsiniz.
Laikliğin ve dinin kamusal hayattaki yeri üzerine tartışabilirsiniz.
Lakin bir insanın eğitim hakkı, sizin onun hakkındaki kanaatinize bağlı olamaz.
Devlet, vatandaşa “Düşüncene katılmıyorum, öyleyse okuyamazsın” diyemez.
Bugün bir başkasının inancını tehlikeli ilan eden iktidar, yarın sizin düşüncenizi, kıyafetinizi yahut hayat tarzınızı da sakıncalı bulabilir.
O zaman ne diyeceksiniz?
Bugün başkasına reva gördüğünüz muamele, kendi kapınıza dayandığında mı haksızlık olacaktır?
Adalet, yalnızca insanın kendi başına geldiğinde hatırladığı bir hak değildir.
Kelimeler de çoğu zaman zulmün örtüsüne dönüştürülür. Baskıya özgürlük, dışlamaya çağdaşlık, itaate düzen, korkuya güvenlik denir. Fakat kavramları değiştirmek, hakikati değiştirmez.
Bir insanın eğitim hakkını elinden alıyorsanız, kullandığınız gerekçe ne olursa olsun ortada bir hak ihlali vardır. Bir insanı inancı yüzünden dışlıyorsanız, siyasî mazeretleriniz ayrımcılık sorununu ortadan kaldırmaz.
Hakikat basittir: Bir genç kız okumak istiyor. Önünde bir üniversite var. Birileri ise okuyabilmesi için kendisinden vazgeçmesini istiyor.
Bütün ideolojik tartışmaların altında yatan gerçek budur.
Bir genç kızın eğitim hakkı, devletin ideolojik kaygılarından daha mı değersizdir?
İnsanın vicdanı, iktidarın korkularından daha mı önemsizdir?
Ben 1999'da başörtülü öğrencilerin yanında dururken onların bütün düşüncelerini paylaşmak zorunda değildim. Aynı siyasî çizgide bulunmam da gerekmiyordu. İnsan olduklarını bilmem yeterliydi.
Bugün de aynı yerdeyim. Başörtülü bir kadının hakkını, onunla aynı siyasi ideolojiyi veya partiyi tercih ettiğim için değil, hayatına zorla müdahale edilmesini reddettiğim için savunuyorum.
Zira hak olanı savunmak, kimliğe verilen bir ödül değildir. Adalet, tarafgirlikten daha büyük bir ahlâkî sorumluluktur.
Zulmün karşısında durmak için bizzat mağdur olmayı beklemek, vicdanı geciktirmektir.
İnancım da bana adaleti yalnızca sevdiğim insanlara değil, herkese karşı gözetmem gerektiğini hatırlatıyor.
Haksızlığı, failinin kimliğine bakarak meşrulaştıramayız.
Adaleti kendi tarafımızın çıkarına göre eğip bükemeyiz.
Benim muhalifliğim de tam burada başlıyor.
İktidar kendi çevresine hak tanıyıp başkalarının hakkını çiğniyorsa itiraz ederim.
Kendi yakınlarının yanlışlarını görmezden gelip başkalarını cezalandırıyorsa itiraz ederim.
Devlet, insanın inancına göre eğitim hakkını daraltıyorsa yine itiraz ederim.
Dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak.
Zira insanlar, iktidarlar ve siyasî ittifaklar değişir.
Dün mağdur olanlar yarın muktedir olabilir.
Dün kapısında bekletilenler, bir gün o kapının anahtarını eline alabilir.
Asıl imtihan, anahtarı eline aldığında başlar.
Kapıyı yalnızca kendin için mi açacaksın, yoksa senden farklı olanın da geçmesine izin mi vereceksin?
Azerbaycan'a söylemek istediğim budur: Siyasal İslamcılıktan endişe ediyorsanız onunla hukuk içinde mücadele edin.
Dinin siyasî tahakküm aracına dönüşmesinden kaygılanıyorsanız bireysel hakları güvence altına alın.
Laikliği korumak istiyorsanız onu insanların vicdanına dikilmiş bir duvara çevirmeyin.
Laiklik, bir kadının başındaki örtüyü zorla çıkartmakla yücelmez. Özgürlük, kadının hem örtünme hem örtünmeme hakkını koruyabildiğinizde anlam kazanır.
Devletin büyüklüğü, insanları ne kadar kolay hizaya soktuğuyla değil, farklılıklar karşısında ne kadar adil kalabildiğiyle ölçülür.
Bir genç kızın başındaki örtüden korkmayın.
Asıl korkmanız gereken, insanın hakkını bir kumaş parçasına bakarak tartan bir adalet anlayışıdır.
Zira örtü bir gün çıkar, yasakçı iktidarlar bir gün gider, siyasî kavgalar zamanla unutulur.
Lakin insanın hafızasında kendisine yapılmış haksızlık kalır. O haksızlık, bazen bir ömür boyu susmaz.
Bir ülkenin geleceğini kurmak istiyorsanız gençlerinin hafızasına zulmün izini kazımayın. Onlara hukuk, eşitlik ve adalet öğretin. En önemlisi, başkasının özgürlüğünü kendi özgürlükleri kadar kıymetli görmeyi öğretin.
Zira başkasının özgürlüğü sizin özgürlüğünüzün başladığı yerde bitiyorsa, siz özgür değilsiniz; yalnızca kendi sınırlarınız içinde rahat bırakılmışsınızdır.
Adalet, kendine benzeyeni korumak değil, kendine benzemeyenin hakkını da kendi hakkın kadar savunabilmektir.
Ben 1999'da buna inandım. Bugün de inanıyorum. Yarın başörtülü bir kadının, başını örtmeyen bir kadının, Müslümanın, başka bir inanca mensup olanın yahut hiçbir inancı olmayanın hakkı çiğnendiğinde yine aynı şeyi söyleyeceğim:
Zulüm, kimin eliyle yapılırsa yapılsın zulümdür.
Adalet, kime uygulanırsa uygulansın adalettir.
Ve insanın hakkı, iktidarın korkularından büyüktür.
Selam ve dua ile
Next