Caddeler ıslak…
Gözyaşları göklere eşlik ediyor.
Ehl-i vicdanın yüreği kırık.
Bir deprem var!
Sadece binaları değil, hayalleri de yıkan…
Bir deprem var!
İnsanlığa dair umutları enkaz altında bırakan…
Bir deprem var!
İçimizi acıtan…
Bir deprem var!
Bütün enkazların ardında, vicdanlarımızı da sınayan lakin pencereler de açan,
Bittim dediğimizde, “Yettim!” diyen bir Rabbimiz var zira.
Biz buna iman ettik!
Umut, ubudiyetin ruhu.
Ne ki öncesinde bilinç var.
Umutsuzluk bir bataklık;
Emek ise emr-i İlahi.
İnsan, iradesiyle insan.
Lakin iradeler mefluç!
İnsanlık isimli ipek mendil,
Bu yüzden ayaklar altında paspas.
Foseptik patladı.
Her yer kazurat.
İç dışa tekallüp etti.
Gönüller delik deşik…
Sineleri adavet hançerledi.
Gönüller delik deşik…
Nifak, yürekleri zehirledi.
Lakin hiç ummadığımız yerlerde,
Hayret verici bir metafizik gerilim…
Sahi, niye ummuyorduk ki?
Ummuyorduk zira
Bütün güzelliklerin yegâne sahibi sanıyorduk kendimizi.
Oysa sahip değil, talip olmalıydık.
Hakkın, adaletin, merhametin talibi…
Lakin İlahi plan başka.
Güneş batıdan mı doğuyor yoksa?
Doğu neresi, batı neresi?
Kime ve neye göre doğu, neye göre batı?
Dünya yuvarlak.
İyi insanlar her yerde.
Tıpkı kötü insanların her yerde olduğu gibi.
Zaman gösterdi bize bunu.
Hem de acı bir şekilde…
Bazen en umulmadık coğrafyalarda insanlık ayağa kalkarken,
Bazen en çok insanlıktan söz edenlerin yüreğinde merhamet susuyor.
Bazen hiç tanımadığımız bir insan,
En yakınımızdakilerden daha yakın oluyor vicdanımıza.
Bazen aynı kıbleye yöneldiklerimiz susarken,
Başka diyarlardan bir insan,
Mazlumun feryadına kendi yüreğini siper ediyor.
Demek ki mesele, nerede doğduğumuz değil;
Acının karşısında nerede durduğumuz.
Mesele, hangi ismi taşıdığımız değil;
Hangi yaranın sarılmasına vesile olduğumuz.
Mesele, kiminle aynı safta göründüğümüz değil;
Zulüm karşısında kimin yanında durduğumuz.
Benim tarafım belli.
İyilerden yanayım.
İyi hangi tarafta ise,
Ben o taraftayım.
Mazlum hangi coğrafyada inliyorsa,
Vicdanım orada.
Kim hangi dilde ağlıyorsa,
Hangi mezhepten, hangi meşrepten,
Hangi kavimden, hangi inançtan olursa olsun…
Bir insan eziliyorsa,
Benim safım ezilenden yana.
Bir çocuk açlıktan ölüyorsa,
Bir anne evladının cansız bedenine sarılıyorsa,
Bir baba ailesini koruyamadığı için çaresizce göğe bakıyorsa,
Bir halkın evi başına yıkılıyor, hayatı elinden alınıyorsa…
Orada artık aidiyetler susmalı,
Vicdanlar konuşmalı.
Orada mezhep hesapları susmalı,
Adalet konuşmalı.
Orada meşrep taassubu susmalı,
Merhamet konuşmalı.
Çünkü zulüm, zalimin kimliğine bakarak zulüm olmuyor.
Acı, mazlumun mezhebini sorarak acıtmıyor.
Ve ölüm,
Kimlik kartlarını kontrol etmiyor.
Dünya bir mescit.
Zalimler ise kimliklerinden bağımsız olarak zulmün ortakları.
Benim düşmanım mezhep değil, zulüm.
Kavim değil, kibir.
Meşrep değil, taassup.
Halk değil, insanı insandan saymayan zihniyet.
Kur’an başımızın tacı,
Biricik rehberimiz.
Ve o rehber, bize yalnızca kiminle aynı inancı paylaştığımızı değil,
Kimin hakkını koruduğumuzu da soruyor.
“Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.”
(Kasas, 28:5)
Bu ayet, yalnızca okunup geçilecek bir müjde değil;
Mazlumun elinden tutmaya çağıran ilahi bir sorumluluk değil mi?
Ezilenlerin kurtuluşunu istemek,
Onların kimliğini beğenmemize bağlı olabilir mi?
Hakkı savunmak,
Mazlumun bizim gibi düşünmesi şartına bağlanabilir mi?
Adalet, yalnızca kendimizden olanlara gösterdiğimiz bir sadakat midir?
Eğer öyleyse,
Biz adaletin mi tarafındayız,
Yoksa kendi aidiyetimizin mi?
William James, “İyimserlik güçlü olmaya, kötümserlik zayıf olmaya yol açar” der.
Umut, toprağı ıslatan,
Onu yeniden neşvünemaya hazırlayan ilahi bir atiyye-i Rahmaniye.
Lakin umut, ellerimizi kavuşturup beklemek değildir.
Umut, enkaz başında taş kaldırmaktır.
Umut, açın sofrasına ekmek koymaktır.
Umut, korkunun susturduğu yerde hakikati söylemektir.
Umut, kendi mahallesinden olmayanın acısına da yürek açmaktır.
Ve bazen umut,
Kendi safımızdan bildiklerimizin yanlışına itiraz edebilmek,
Karşı saftan bildiklerimizin haklılığını teslim edebilmektir.
Çünkü hakikat, bizim mülkümüz değil.
Adalet, bizim tekelimizde değil.
Merhamet, yalnızca bizim gönlümüze verilmiş bir imtiyaz değil.
Dünyada yaşananlar,
Safımızı tanımamıza yardım etti.
Hem de sandığımızdan daha derin bir yerden…
Kendimizi ne şekilde isimlendirdiğimizin bir anlamı yok!
Biz gerçekte kimiz ve ne yapıyoruz?
İşte bunun bir anlamı var.
Sevginin ve adaletin,
Hakkın ve emanetin,
Barışın ve saadetin mi peşindeyiz?
Yoksa nefretin ve zulmün,
Yanlışın ve ihanetin,
Kaosun ve adavetin mi?
Mark Nepo’nun deyimiyle,
“İnsan neyin peşinde ise odur.”
Evet ey insan!
Kimin ve neyin peşinde isen,
O’sun.
Adaletin mi, zulmün mü?
Sadakatin mi, ihanetin mi?
Sevginin mi, adavetin mi?
Servetin mi, emanetin mi?
Şöhretin mi, samimiyetin mi?
Şehvetin mi, izzetin mi?
Dalaletin mi, istikametin mi?
Kimin safındasın?
Firavun’un mu, Musa’nın mı?
Neron’un mu, İsa’nın mı?
Ebu Cehil’in mi, Muhammed’in mi?
Ezenlerin mi, ezilenlerin mi?
Zorbaların mı, mazlumların mı?
İşgal edenin mi, işgale uğrayanın mı?
Evleri yıkanın mı,
Yıkıntılar arasında çocuk arayanın mı?
Açlığı bir silaha dönüştürenin mi,
Bir lokma ekmeği paylaşanın mı?
Bir halkın feryadını görmezden gelenin mi,
O feryat kendi evinden yükseliyormuşçasına acı duyanın mı?
Peki, kimin peşinde olduğumuz,
İddialarımıza göre mi,
Yoksa eylemlerimize göre mi belirlenmeli?
Ya Musa’nın ümmeti olduğunu iddia eden biri,
Firavun’dan beter bir zorbalık irtikâp ediyorsa?
Ya Kur’an yolunda olduğunu söyleyen biri,
Vahyin emanet etmemizi emrettiği gurebaya ihanet ediyorsa?
Ya ümmetin birliğinden söz edenler,
Ümmetin bir parçası ezilirken susuyorsa?
Ya kardeşlik nutukları atanlar,
Kardeş bildiklerinin değil, yalnızca kendilerinden olanların acısına üzülüyorsa?
Ya aynı kıbleye yönelmek,
Aynı zulmün karşısında durmaya yetmiyorsa?
O zaman kendimize sormayacak mıyız:
Bizim savunduğumuz şey gerçekten din mi,
Yoksa dinin arkasına sakladığımız aidiyetimiz mi?
Gerçekten hakikatin yolcusu muyuz,
Yoksa kendi tarafımızın yanlışlarını örten müdafileri mi?
Çünkü bazen insan,
Kendi mahallesinin zalimine kör,
Ötekinin mazlumuna sağır oluyor.
Bazen kendi zalimini tevil ederken,
Ötekinin mazlumiyetine bile kusur arıyor.
Bazen zalimin kimliğini görünce susuyor,
Mazlumun kimliğini öğrenince mesafe koyuyor.
İşte o zaman mezhep, hakikatin önüne geçiyor.
Meşrep, vicdanın önüne geçiyor.
Aidiyet, adaletin önüne geçiyor.
Ve insan, savunduğunu sandığı değerlerin
Farkında olmadan celladına dönüşebiliyor.
Oysa mazlumun yanında durmak için onun bizden olmasını beklemek, adaleti bir kabile imtiyazına dönüştürmektir.
Kanımca kimliği ne olursa olsun,
Öncelenmesi gereken adalettir.
İnsanların ne söylediklerinden önce,
Nerede durduklarına ve ne yaptıklarına bakılmalıdır.
Çünkü kimlik, insanın kendisini nasıl tanımladığını söyler;
Eylem ise gerçekte kim olduğunu gösterir.
Ezilen bir halkın evlerinin zorba bir rejim tarafından yıkılmaması için tankın önüne geçen ve bu emanet bilinciyle can veren Rachel Corrie,
“Gazze umurumda değil, ben sadece kendi topraklarımı düşünürüm,” diyen bir Arap şeyhinden daha muteberdir.
Çünkü insanlık, pasaportla ölçülmez.
Vicdan, mezhep aidiyetiyle tartılmaz.
Adalet, coğrafi sınırların içinde hapsedilemez.
Elbette ötelerdeki hükmü en iyi verecek olan Allah’tır.
Bizim vazifemiz, kulların kalplerine hüküm vermek değil;
Zulmün karşısında hakkı,
Karanlığın karşısında ışığı,
Umutsuzluğun karşısında gayreti savunmaktır.
Ve bugün, dünyanın bir köşesinde çocuklar enkaz altında kalırken,
Anneler evlatsız, evlatlar annesiz bırakılırken,
Bir halkın hayatı kuşatma, açlık ve yıkım arasında sıkıştırılırken,
Bizim mezhep tartışmalarımızın, meşrep hesaplarımızın,
Kimin hangi safta durduğuna dair ezberlerimizin
Ne kadar hükmü olabilir?
Bir yerde göğe yükselen duman,
Bir yerde toprağa düşen çocuk,
Bir yerde açlıktan tükenen bedenler varsa…
İnsanlığımız, oraya kadar uzanabiliyor mu?
Yoksa vicdanımız da sınır kapılarında mı duruyor?
Belki de bugün asıl sınavımız,
Kimi sevdiğimiz değil,
Kimin acısına dayanamadığımızdır.
Kimi kendimizden saydığımız değil,
Kimin hakkını kendimizden bildiğimizdir.
Kendi tarafımızı ne kadar savunduğumuz değil,
Kendi tarafımız haksız olduğunda hakikatin yanında durup duramadığımızdır.
Çünkü hakikat, tarafgirliğimizden büyük; adalet, aidiyetimizden aziz; mazlumun hakkı, taassubumuzdan mukaddestir.
Ve unutmayalım:
Bir zalimin karşısında susmak,
Bazen onun safında durmaktır.
Bir mazlumun kimliğini sorgulamak,
Bazen onun yarasına bir yara daha eklemektir.
Bir çocuğun feryadını,
Kendi mezhebimizden olmadığı için duymamak,
Vicdanımızı kendi ellerimizle susturmaktır.
Biz ise susturmak için değil,
Şahitlik etmek için geldik.
Hakka şahitlik…
Adalete şahitlik…
İnsanlığa şahitlik…
Ve gerektiğinde,
Kendi nefsimize, kendi mahallemize,
Kendi ezberlerimize rağmen şahitlik…
Ne ki, akıbet muttakilerindir.
Yani yalnızca takva iddiasında bulunanların değil;
Sorumluluk bilinciyle hareket eden,
Hakkı gözeten,
Mazlumun yanında duran,
Zulme karşı sözünü ve eylemini ortaya koyanların…
Mezhebimden, meşrebimden ya da aidiyetimden önce mazlumun yanındayım diyebilmek. Zira benim için asıl ölçü, kimin hangi kimliği taşıdığı değil, kimin daha adil olduğu ve dahi kimin zulme uğradığıdır.
Selam ve dua ile
Next