Tarih bazen kitapların sararmış sayfalarında değil, bir şehrin çamura bulanmış sokaklarında yazılır.

Mürekkebi yağmur, kâğıdı taş, imzası ise felaketin altında kalan insanların sessizliğidir.

Ve kimileyin bir ülkenin bütün geçmişi, gökyüzünden düşen birkaç damlanın ardından ortaya çıkan manzarada saklıdır.

İstanbul’un 1721 yılında yaşadığı sel felaketine ilişkin tarihî anlatılar, su yollarına ve yapılaşmaya müdahaleler nedeniyle Bostancıbaşı Sivaslı Mehmed Ağa’nın görevden alınarak Sivas’a sürgün edildiğini aktarır. Aradan üç asırdan fazla zaman geçti.

İmparatorluklar yıkıldı, padişahlar tarihin tozlu raflarına kaldırıldı, sarayların yerini beton kuleler aldı.

Atların çektiği arabaların geçtiği sokaklardan milyonlarca insanın birbirine yetişmeye çalıştığı caddelere ulaştık.

İnsanlık aya gitti, bilgisayarlar dünyayı küçülttü, şehirler göğe doğru büyüdü.

Lakin bütün bu ilerlemenin ortasında, yağmur yağdığında hâlâ aynı çaresiz soruyla karşı karşıyayız: Bu su neden buraya doldu?

Üç yüz yıl önce bir selin ardından bir bürokratın sürgüne gönderildiği anlatılıyor. Bugün ise bir şehir sular altında kaldığında önce yağmurun şiddetinden, iklim değişikliğinden, beklenmedik hava olaylarından söz ediyoruz.

Elbette yağmurun şiddeti önemlidir. Elbette doğanın gücü karşısında hiçbir şehir bütünüyle dokunulmaz değildir. Lakin doğanın gücüyle insanın sorumsuzluğunu birbirine karıştırmak, gerçeğin üzerini örten en kullanışlı bahanedir.

Zira yağmurun bir ahlakı, bir siyasi görüşü, bir imar planı yoktur.

Yağmur ihale almaz, ruhsat dağıtmaz, dere yatağını betonla doldurmaz.

Yağmur, önüne çıkan engellerin kim tarafından ve hangi gerekçeyle konulduğunu bilmez.

Suyun hafızası yoktur belki ama fiziği vardır. Kapatılan yatağını, daraltılan kanalını, üzerine bina dikilen yolunu unutmaz.

Bir gün gelir, insanın kendisini doğadan daha güçlü sandığı o gösterişli duvarları aşar.

Su, kendisine bırakılmayan yolu bir gün mutlaka arar.

İşte asıl mesele budur. Yağmurun ne kadar yağdığı kadar, o yağmurun nereye gideceğinin düşünülüp düşünülmediğidir.

Dere yataklarına yapılan binalar, betonla örtülen topraklar, daraltılan su kanalları, şehrin nefesini kesen yapılaşmalar ve bilim insanlarının uyarılarını ekonomik çıkarların gürültüsü içinde boğan kararlar…

Bunların hiçbiri gökten düşmez. Her birinin arkasında bir insan kararı, bir imza, bir izin, bir ihmal ya da görmezden gelinen bir uyarı vardır.

Sonra yağmur yağar.

Sokaklar göle dönüşür.

Arabalar suyun içinde kaybolur.

Evlerin kapılarından içeri çamurlu sular dolar.

İnsanlar çocuklarını kucaklarına alıp daha yüksek yerlere ulaşmaya çalışır.

Birileri yıllarca biriktirdiği eşyalarını kurtarmaya uğraşırken bir başkası canını kurtarmanın telaşına düşer.

Şehrin bütün o parlak vitrinleri, yüksek binaları ve büyüklenerek sergilenen modernliği, birkaç saat içinde suyun üzerinde yüzen birer dekor parçasına dönüşür.

Ve felaketin ardından alışıldık açıklamalar başlar.

Yağışın olağanüstü olduğu söylenir.

Altyapının zorlandığı anlatılır.

İklim değişikliğine dikkat çekilir.

Herkes bir şey söyler, lakin en önemli sorunun etrafında dikkatle dolaşılır: Bu felaketin sonuçlarını ağırlaştıran kararları kim aldı? Hangi uyarılar dikkate alınmadı? Hangi yapılaşmaya izin verildi? Hangi sorumluluk yerine getirilmedi?

Bir süre sonra sular çekilir. Çamur temizlenir. Yollar yeniden trafiğe açılır. Hasarlı duvarlar onarılır. Hayat, mümkün olduğu kadar çabuk eski düzenine döndürülmeye çalışılır. Lakin eski düzenin kendisi felaketin nedenlerinden biriyse, oraya dönmek çözüm değil, bir sonraki felakete hazırlanmaktır.

Ne yazık ki bizde çoğu zaman felaketin yaraları sarılırken felaketi hazırlayan zihniyet korunur. Bina yıkılır, aynı anlayışla yenisi yapılır.

Dere taşar, çevresine yeni yapılar yükselir. Şehir nefessiz kalır, beton biraz daha ilerler.

Ardından yeni bir yağmur beklenir; sanki doğa, insanın unuttuğu şeyleri ona yeniden hatırlatmak için randevu alıyormuş gibi.

Tarih tekerrür etmiyor; biz, tarihin gösterdiği hataları tekrar tekrar irtikap ediyoruz.

1721’de Sivaslı Mehmed Ağa’nın sürgüne gönderilmiş olması, bugünün yönetim anlayışına doğrudan bir ceza ölçüsü olarak taşınamaz. Geçmişteki bir kararın bütün ayrıntılarını bilmeden onu kusursuz bir adalet örneği ilan etmek de doğru olmaz. Lakin bu tarihi anlatının bugüne bıraktığı önemli bir soru var: Kamu görevinde bulunan insanlar, aldıkları kararların sonuçlarından ne ölçüde sorumludur?

Bu soru, geçmişte olduğundan daha az önemli değil; belki de bugün çok daha önemlidir. Çünkü modern şehirlerin felaketleri artık yalnızca bir kişinin yaptığı hatayla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.

İmar kararlarından altyapı yatırımlarına, denetimden afet hazırlığına kadar uzanan geniş bir sorumluluk zinciri vardır.

Bu zincirin herhangi bir halkası koptuğunda bedelini çoğu zaman kararı verenler değil, o kararların sonuçlarına katlanmak zorunda kalan sıradan insanlar öder.

Yönetenlerin imzası kâğıdın üzerinde kalır; vatandaaşın evi suyun altında.

Adalet duygusunu yaralayan asıl eşitsizlik de budur.

Bir şehirde yaşayan insan, yalnızca evinin duvarlarına ve çatısına güvenmek istemez.

O duvarların güvenli bir yerde yükseldiğine, önündeki yolun bir yağmurda nehre dönüşmeyeceğine, çocuğunun okuldan eve dönerken bir su baskınının ortasında kalmayacağına da güvenmek ister.

Şehir dediğimiz şey, yalnızca taşların, asfaltın ve betonun bir araya gelmesi değildir.

Şehir, insanın hayatını başkalarının sorumluluğuna emanet edebildiği bir ortak yaşam sözleşmesidir.

Bu sözleşme bozulduğunda, insanlar yalnızca evlerini kaybetmez. Devlete, kurumlara, yöneticilere ve birbirlerine duydukları güven de aşınır.

Üstelik her felaketin ardından sorumluluğu havanın üzerine yıkmak, yalnızca gerçeği saklamakla kalmaz; gelecekte yaşanabilecek felaketlere de davetiye çıkarır.

Zira sorumluluk kabul edilmeyen yerde hata düzeltilmez. Hata düzeltilmeyince ihmal alışkanlığa dönüşür.

İhmal alışkanlığa dönüştüğünde ise felaket artık bir sürpriz olmaktan çıkar; yalnızca ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen bir sonuca dönüşür.

Bir ülkenin ilerlemesi, gökdelenlerinin yüksekliğiyle ölçülmez.

O gökdelenlerin arasında yaşayan insanların ne kadar güvende olduğuyla ölçülür. Köprülerin uzunluğu, yolların genişliği, meydanların görkemi tek başına medeniyetin kanıtı değildir.

Asıl ölçü, bütün bu eserlerin insan hayatını koruyacak bir akılla yapılıp yapılmadığıdır.

Betonun çokluğu gelişmişlik değildir. Bilimin dinlenmesi, kamusal çıkarın kişisel çıkarlardan üstün tutulması, doğal alanların korunması, denetimin işlemesi ve sorumluların hesap vermesi gelişmişliğin gerçek göstergeleridir.

Tarihten ders almak, geçmişte kimin sürgüne gönderildiğini ezberlemek değildir. Aynı hatanın bugün hangi makamda, hangi kararla, hangi çıkar uğruna tekrarlandığını görebilmektir. Geçmişin cezalarını bugüne taşımak değil, geçmişin uyarılarını bugünün kararlarına taşıyabilmektir.

Bir zamanlar sel felaketinin ardından bir bürokratın sürgüne gönderildiği anlatılan bu şehirde, bugün sorulması gereken soru yalnızca kimin cezalandırılacağı da değildir. Öncelikle gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıkarılması, kararların incelenmesi, bilimsel uyarıların değerlendirilmesi ve sorumluluğun hangi kurumlarda, hangi aşamalarda yerine getirilmediğinin belirlenmesi gerekir.

Hesap verebilirlik, öfkeyle bir günah keçisi bulmaktan ibaret değildir. Aynı felaketin yeniden yaşanmasını önleyecek bir düzen kurmaktır.

Ama bunun için önce unutma alışkanlığımızdan kurtulmamız gerekiyor.

Çünkü bizde felaketler bazen insanların hayatından daha hızlı unutuluyor. Birkaç gün boyunca ekranlarda akan görüntüler, birkaç hafta sonra eski haberlerin arasına karışıyor. Islanan eşyalar atılıyor, çamurlu duvarlar boyanıyor, kırılan eşyaların yerine yenileri alınıyor.

Hayat devam ediyor. Fakat aynı sorular cevapsız kalıyor, aynı karar mekanizmaları çalışmayı sürdürüyor, aynı beton tutkusu yeni alanlara doğru ilerliyor.

Sonra bir gün yeniden yağmur yağıyor.

Ve biz yeniden şaşırıyoruz.

Oysa şaşırması gereken yağmur değil, insan olmalı. Zira insan, kendi yaptığı hataların sonuçlarını her defasında doğanın beklenmedik bir saldırısı gibi karşılıyorsa, orada yalnızca bir altyapı sorunu değil, ciddi bir hafıza sorunu da vardır.

Bir toplumun hafızası, geçmişte yaşanan felaketleri hatırlamakla değil, onların nedenlerini değiştirmekle ölçülür. Aksi takdirde tarih, bize yol gösteren bir muallim olmaktan çıkar; her yeni felaketin ardından açıp baktığımız, fakat bir türlü okumayı öğrenemediğimiz eski bir deftere dönüşür.

Üç yüz yıl önceki bir selin ardından yaşananları hatırlamak bu yüzden önemlidir. Mesele, o günün bürokratını bugünün insanlarının önüne çıkarmak değil; yüzyıllar boyunca değişmeyen sorumluluk sorununu görebilmektir.

Şehirler değişebilir, yönetimler değişebilir, teknolojiler gelişebilir. Fakat kararların sonuçlarından kaçma alışkanlığı değişmiyorsa, medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar ilerlediğini yeniden düşünmek gerekir.

Zira yağmurun önüne geçemeyebiliriz. Lakin suyun akacağı yolları koruyabilir, şehirleri bilimin ışığında planlayabilir, yanlış kararları önleyebilir ve ihmallerin hesabını sorabiliriz.

Yağmurun ne zaman yağacağını her zaman bilemeyebiliriz. Ancak yağdığında ne olacağını öngörmek için bilimimiz, tecrübemiz ve tarihimiz var.

Bütün bunlara rağmen aynı felaketlerle yüzleşiyorsak, artık yalnızca gökyüzüne bakmanın bir anlamı yoktur.

Başımızı kaldırıp bulutları suçlamak yerine, yere bakmalı; suyun önüne ne koyduğumuzu, toprağın üzerine ne inşa ettiğimizi ve bu kararları kimin verdiğini sorgulamalıyız.

Zira yağmurun suçu yok.

Suç, doğanın yasalarını yok sayan kibirde; kamusal sorumluluğu çıkar hesaplarına kurban eden anlayışta ve her felaketten sonra unutmayı çözüm sanan zihniyettedir.

Bir ülkenin gerçekten ilerleyip ilerlemediği, yağmur yağdığında kaç sokağın su altında kaldığı kadar, o sokakları su altında bırakan kararların hesabının sorulup sorulmadığında da saklıdır.

Ve tarih, bütün sessizliğiyle bize aynı şeyi hatırlatmaya devam ediyor:

Yağmur yeniden yağacak.

Asıl mesele, biz aynı hataları yapmaya devam edecek miyiz?

Selam ve dua ile