“Sizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir fitneden sakının ve bilin ki Allah, cezası çetin olandır” (Enfâl:8:25)
Ortadoğu, tarihsel olarak teolojik iddiaların ve jeopolitik hırsların iç içe geçtiği, "Arz-ı Mev'ud" (Vaat Edilmiş Topraklar) gibi kadim metinlere dayanan inançların, modern devletlerin güvenlik doktrinleriyle harmanlandığı bir coğrafyadır.
Bugün İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim, basit bir bölgesel güç mücadelesinden ziyade, medeniyetler arası bir çatışma ve teopolitik bir yeniden dizayn sürecine evrilmiştir.
İsrail'in güvenlik stratejileri, "Arz-ı Mev'ud" kavramının yarattığı tarihsel meşruiyet arayışıyla beslenirken, İran'ın "Direniş Ekseni" stratejisi, Şii teolojisinin siyasi bir enstrümanı olarak bölgedeki nüfuzunu genişletmektedir.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), bu teopolitik satranç tahtasında sınırların yeniden çizilmesi ve etnik-mezhepsel fay hatlarının derinleştirilmesi projesi olarak okunmaktadır.
Mezhep kışkırtıcılığı, bölge devletlerini içeriden zayıflatmak için kullanılan en etkili "yumuşak güç" aracı haline gelmiştir. Bu durum, Türkiye gibi bölgenin istikrar adası olma iddiasındaki ülkeleri de doğrudan hedef tahtasına koymaktadır.
Türkiye'nin "sıradaki ülke" olup olmadığı tartışmaları, aslında bölgedeki devlet yapılarının parçalanması (balkanizasyon) senaryolarıyla doğrudan ilişkilidir.
Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ise sadece ekonomik bir tehdit değil, küresel enerji arz güvenliğini sarsacak bir "kıyamet senaryosu"dur.
Bu durum, Amerika'nın bölgedeki askeri varlığını koruma gerekçesini güçlendirirken, İsrail'in İran'a yönelik doğrudan bir saldırı meşruiyeti kazanmasına da zemin hazırlamaktadır.
Sonuç olarak, bölge, teolojik bir kehanetin modern bir savaş teknolojisiyle hayata geçirilmeye çalışıldığı, kazananı olmayan bir yıkım sürecine doğru sürüklenmektedir.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumu, tarihsel derinliği ve jeopolitik ağırlığı nedeniyle "dengeleyici güç" (balancer) rolünü üstlenmesi, bölgedeki çatışma dinamiklerini doğrudan etkileyen en kritik unsurdur.
Zira denge demek hayat demektir.
Türkiye, bir taraftan NATO üyesi olarak Batı bloğunun güvenlik mimarisinde yer alırken, diğer yandan tarihsel, kültürel ve dini bağları nedeniyle İslam dünyasının ve Ortadoğu’nun merkezinde yer almaktadır.
Bu ikili hususiyet, Türkiye’yi hem bir "köprü" hem de teopolitik gerilimlerin odak noktası haline getirmektedir.
Ancak bu rol, bölgedeki mezhepsel kutuplaşmanın (Sünni-Şii ekseni) derinleşmesiyle ciddi bir baskı altına girmiştir.
Türkiye, "Arz-ı Mev'ud" tartışmaları ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında dile getirilen "devletlerin parçalanması" senaryolarına karşı, bölgesel statükonun korunması gerektiğini savunmaktadır.
Bu savunma, Türkiye’nin kendi toprak bütünlüğünü koruma refleksiyle doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye’nin "dengeleyici güç" olma iddiası, sadece askeri kapasiteyle değil, aynı zamanda "yumuşak güç" (soft power) ve diplomatik arabuluculuk yeteneğiyle de ölçülmektedir.
Bölgedeki mezhep kışkırtıcılığının yarattığı kaosu yönetmek, Türkiye için sadece bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda ulusal güvenliğin bir gerekliliğidir.
Türkiye, bölgedeki devletlerin parçalanması yerine, bölgesel işbirliği ve egemenlik haklarına saygı temelinde bir düzeni savunarak, teopolitik çatışmaların "yıkıcı" etkisini "yapıcı" bir diplomasiyle sınırlamaya çalışmalıdır.
Bilelim ki, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’daki teopolitik gerilimler karşısında sergilemesi gereken "denge politikası", Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden ve Osmanlı İmparatorluğu’nun "denge siyaseti" (mizan-ı siyaset) geleneğinden beslenen köklü bir stratejidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi, sadece pasif bir barış arayışı değil, aynı zamanda genç cumhuriyetin büyük güçler arasındaki çatışmalardan uzak durarak bekasını koruma çabasıydı.
Bu yaklaşım, Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batı bloğunda yer almasına rağmen, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini tamamen koparmadan sürdürmesiyle kurumsallaşmıştır.
Türkiye’nin tarihsel denge arayışı, özellikle 19. yüzyılda Osmanlı’nın "Büyük Oyun" (The Great Game) içerisinde İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki rekabeti kullanarak varlığını sürdürme çabasına dayanır.
Bu dönemde Osmanlı, bir güce karşı diğerini dengeleyerek toprak bütünlüğünü korumaya çalışmıştır. Modern Türkiye ise bu mirası, bölgesel bir güç olarak "stratejik özerklik" kavramıyla yeniden yorumlamıştır.
Günümüzde bölgesel istikrarın korunması, yine bir denge politikasının titizlikle sürdürülmesine bağlıdır.
Özellikle dini ve mezhebi ayrılıkları körükleyerek ulusal güvenliği tehdit etme potansiyeli taşıyan yaklaşımlar, yetkili merciler tarafından dikkatle tetkik edilmeli ve proaktif bir şekilde engellenmelidir. Zira tarihin her döneminde büyük yangınlar, ihmal edilen bu küçük kıvılcımların neticesinde meydana gelmiştir.
Bugün Orta Doğu'da yaşananlar, Hz. Peygamber'in "Fitne uykudadır, onu uyandırana lanet olsun" rivayetinde işaret ettiği o karanlık süreci anımsatmaktadır.
Mezhep kışkırtıcılığı üzerinden yürütülen jeopolitik hamleler, aslında İslam'ın ilk dönemlerinde tesis edilen o "Medine Sözleşmesi" ruhunun, yani farklılıkları bir arada tutan toplumsal uzlaşının yok edilmesine hizmet etmektedir.
Büyük Ortadoğu Projesi gibi dış müdahaleler, bölgeyi tarihsel köklerinden kopararak, teolojik bir kaosun içine çekmekte; bu da bölge devletlerini, tıpkı tarihteki fitne dönemlerinde olduğu gibi, birbirini zayıflatan bir döngüye sokmaktadır.
Allah Resulü döneminde, Medine Sözleşmesi ile farklı inanç ve kabile grupları arasında bir "toplumsal barış" (sulh) tesis edilmiştir.
Allah rasulu, kabilecilik (asabiyet) damarını reddederek, "Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap'a bir üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvadadır" düsturuyla evrensel bir kardeşlik hukuku kurmuştur.
Ancak, Resulullah'ın vefatından sonra ortaya çıkan ve "Cemel" veya "Sıffin" gibi vakalarla derinleşen iç çatışmalar, İslam dünyasının en büyük yaralarından biri olan "mezhep ve siyasi ayrışma" fitnesinin başlangıcı kabul edilir. Tarihten ders almak gerekir.
Kur'an ne güzel bir uyarıdır: “Sizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir fitneden sakının ve bilin ki Allah, cezası çetin olandır” (Enfâl:8:25)
Selam ve dua ile