Bir çocuğun eceliyle göçüp gitmesi, ruhun en derininde hissedilen sızıdır; ancak bir çocuğun zalimce katledilmesi, insanlığın vicdanında açılan kapanmaz tarifi zor bir yaradır. Lakin asıl tarifsiz olan, asıl utanç verici ve kahredici olan; çocukların, birbirlerinin hayatına kastedecek kadar büyük bir karanlığın içine itilmeleridir. Bu durum, etik ve felsefi açıdan, toplumların kendi çocuklarına sunduğu dünyanın ne denli yozlaştığının bir delili gibidir.


Türkiye özelinde bu trajik tablo, son yıllarda okul ortamlarında artan akran zorbalığı ve bireysel silahlanmanın gölgesinde, "okul saldırıları" (school shooting) veya benzeri şiddet olayları bağlamında yeni ve ürkütücü bir boyut kazanmaktadır.


Eğitim yuvalarının, güvenli limanlar olması gerekirken, çocukların birbirlerine karşı şiddet uyguladığı veya hayatlarına kastettiği birer çatışma alanına dönüşmesi, toplumsal dokumuzdaki aşınmanın en somut ve acı verici göstergesidir. Bir çocuğun, akranını veya bir eğitimcisini hedef alması, sadece o anlık bir öfke patlaması değil, aynı zamanda toplumun çocuklara sunduğu şiddet içerikli kültürel iklimin, denetimsiz dijital dünyanın ve bireysel silahlanmaya erişimin bir sonucudur.


Peter Langman, “Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters” isimli eserinde, saldırganları psikolojik profillerine göre sınıflandırarak; psikotik, travmatize olmuş ve psikopatolojik özellikler gösteren gruplar arasında ayrım yapmanın ehemmiyetine vurgu yapar.


Bu sınıflandırma, saldırganın temel motivasyonunun içsel bir sanrıdan mı (psikoz), ağır bir çocukluk travmasından mı yoksa antisosyal bir kişilik yapısından mı kaynaklandığını anlamaya yardımcı olur.


Bir diğer kritik motivasyon ise şöhret arayışı fenomenidir. Günümüz dijital çağında, kötü şöhret ile gerçek şöhret arasındaki çizgi bulanıklaşmıştır. Saldırganlar, eylemlerini bir "performans" olarak kurgulayarak, kendilerini görmezden gelen dünyaya karşı bir varoluş kanıtı sunmaya çalışırlar.


Biyolojik ve gelişimsel perspektiften bakıldığında, ergenlik dönemi beynin prefrontal korteks gelişiminin henüz tamamlanmadığı, dürtü kontrolünün zayıf olduğu bir evredir.


Bu dönemde yaşanan ağır sosyal dışlanma, akran zorbalığı ve ailevi istikrarsızlık, zaten kırılgan olan bir zihinsel yapıda "tetikleyici" bir rol oynayabilir. Araştırmalar, saldırganların çoğunun eylem öncesinde "leakage" (sızıntı) olarak adlandırılan, niyetlerini önceden belli eden sözlü veya yazılı mesajlar paylaştığını göstermektedir.


Bir genci okul saldırısına iten motivasyon; derin bir değersizlik hissinin, narsisistik bir öfke patlamasıyla birleşerek, şiddeti bir "çözüm" veya "ifade biçimi" olarak görmeye başlamasıdır. Bu süreç, bireyin kendi hayatına ve başkalarının hayatına olan yabancılaşmasıyla nihayete erer.


Çocukların şiddete yöneliminde dijital oyunların ve özellikle Türkiye’deki mafya dizilerinin sunduğu hatalı rol modellerin payı büyüktür. Elbette bu diziler şiddetin tek müsebbibi değildir; zira öyle olsaydı her genç şiddete meyilli olurdu. Ancak bu etkeni göz ardı etmek, toplumsal bir körlüğe davetiye çıkarmaktır.


Peki, bu toplumsal sorunun reçetesi nedir? Çözüm, şiddet içerikli yapımları tamamen yasaklayarak bir "yok etme" politikası izlemek mi, yoksa bu içeriklerin doğasını dönüştürerek "iyileştirme" yoluna gitmek mi olmalıdır?


İkinci seçenek, yani içeriklerin yeniden yapılandırılması, hem ifade özgürlüğü hem de toplumsal gerçeklikler açısından çok daha makul ve sürdürülebilir görünmektedir. Bu bağlamda, dizilerde şiddeti yücelten figürler yerine; geçmişteki hatalarından, mafyatik ilişkilerden ve şiddetin her türlüsünden pişmanlık duyup tövbe etmiş, topluma kazandırılmış karakterlerin hikayeleştirilmesi, izleyici üzerinde çok daha yapıcı bir etki bırakacaktır.


Medya içeriklerinin tamamen yasaklanması, tarihsel süreçte genellikle "yasak meyve" etkisini doğurmuş ve izleyiciyi alternatif, denetimsiz mecralara itmiştir. Bunun yerine, içerik üreticilerinin "sosyal sorumluluk" bilinciyle hareket etmesi, şiddetin sonuçlarını gösteren ve bu yoldan dönen karakterlerin gelişimini işleyen senaryoların teşvik edilmesi daha etkilidir.


Albert Bandura’nın gözlem yoluyla öğrenme modeline göre, bir karakterin şiddet sonrası yaşadığı vicdani azap ve toplumsal yıkım, izleyicide "şiddetin bedeli" konusunda bir farkındalık sunacaktır.


Mafya dizilerinde "tövbe eden karakter" arketipi, izleyiciye şiddetin bir "çıkmaz sokak" olduğu mesajını verir. Bu yaklaşım, şiddeti bir güç gösterisi olarak değil, bir yıkım süreci olarak kodlar. Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu tür bir anlatı değişikliği, şiddet sarmalına giren gençlere bir "çıkış kapısı" olabilecektir.


Bu dönüşüm, sadece senaristlerin değil, aynı zamanda RTÜK gibi denetleyici kurumların ve izleyici kitlesinin "nitelikli içerik" talebiyle desteklenmelidir. Şiddeti bir "yaşam tarzı" olarak sunan değil, şiddetin bir "tükeniş" olduğunu anlatan yapımlar, toplumsal şiddet eğilimini azaltmada önemli bir panzehir görevi görebilir.


Bununla beraber, dini rehberlerin ve vaizlerin dindeki adalet, sevgi ve şefkat temalarına ağırlık vermeleri; dışlayıcı değil, kucaklayıcı bir dil benimsemeleri elzemdir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlayan bir vahye iman eden bizlere yakışan duruş da budur.

Selam ve dua ile