Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kimileyin hakikatin üzerine örtülmüş ince bir tül gibidir.

Bazen bu tül, zamanın tozlarıyla ağırlaşır ve bizler, o tülün ardındaki manayı değil, sadece kelimelerin soğuk ve düz yüzeyini görürüz.


Son dönemde Dücane Cündioğlu ve Taha Hakan Alp’in yaklaşımlarıyla son zamanlarda yeniden alevlenen "Kur’an’da Meryem ve Harun" tartışması, tam da bu "tül" meselesi gibidir.


Modern zihin, kadim metinleri dar zaman kalıplara hapsetme çabasında olmuştur. Oysa hakikat, ekseriyetle tarihsel kronolojinin ötesinde, semantik bir derinliklerde saklıdır.


Kur’an’ın Meryem Suresi’nde, Hz. Meryem’e hitaben kullanılan "Ey Harun’un kız kardeşi" ifadesi, literalist bir tarih okumasının elinde bir "hata" gibi parlatılır.


Oryantalistler, literal bir okuma yaparak ve belki de art niyetle, Musa’nın kardeşi Miryam ile İsa’nın annesi Meryem arasında bin beş yüz yıllık bir uçurum olduğunu söyleyerek, metnin bir "tarihsel yanılgı" içinde olduğunu iddia ederler.


Ancak burada muhtemelen art niyetle gözden kaçırılan, Arap dilinin "kardeş" (uht) kelimesine yüklediği o muazzam ontolojik ve sosyolojik ağırlıktır. Zira Arapçada "kardeş" sadece aynı anne-babadan doğan kişi değildir; bir kabileye, bir soya, bir ahlaki duruşa veya bir misyona aidiyeti ifade eden bir sıfattır.


Hz. Harun, İsrailoğulları için "iffet, sadakat ve peygamberlik soyu" demektir. Meryem’e "Harun’un kız kardeşi" denilmesi, onun biyolojik bir akrabalığına değil, o kutlu soyun ahlaki mirasını temsil ettiğine, iffetiyle o soyla özdeşleştiğine dair bir "taltif" ve "tanımlama"dır.


Tıpkı bir şairin, bir kahramana "Ey Fatih’in torunu" demesi gibi; burada amaç, o kişinin Fatih’in biyolojik soy ağacındaki yerini kanıtlamak değil, onun Fatih’in temsil ettiği ruhu taşıdığını vurgulamaktır. Mesela Balkanlara Fatih Sultan Mehmetten sonra istihdam edilenlere "Evlad-ı Fatihan" denir,


Dini metinleri "tarihsel birer belge" gibi okumaya çalışmak, onları "edebi ve teolojik birer şaheser" olmaktan çıkarıp, sıradan birer kronolojiye indirgemektir. Metnin kendi içindeki tutarlılığı, dışsal bir tarihsel kronolojinin zorlamalarıyla değil, metnin kendi dil evreniyle çözülmelidir.


Hakeza İmran ismi de böyledir; bir baba ismi olarak İmran, sadece o şahsın değil, o soydan gelen bir "inanç geleneğinin" adıdır.


Meryem, Harun’un kız kardeşidir; çünkü o, iffetin ve teslimiyetin, zamanın ötesine uzanan o büyük soyunun bir temsilcisidir. Tarih, kronolojik bir cetvel değil, ruhun zaman içindeki yürüyüşüdür. Ve bu yürüyüşte, kelimeler bazen binlerce yılı bir anın içine sığdıracak kadar genişler.


İslam geleneğinde peygamberler arasındaki ilişki, biyolojik bir bağdan ziyade, aynı ilahi mesajın taşıyıcıları olmaları hasebiyle kurulan derin bir "itikadi kardeşlik" (uhuvvet-i imaniye) ekseninde tanımlanır.


İbn Hanbel’in Müsned adlı eserinde geçen, Muhammed’in (as) "Ben atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Amine’nin rüyasıyım" şeklindeki meşhur rivayeti, bu teolojik bağlamın en çarpıcı örneklerinden biridir.


Zira bu metindeki "kardeşim İsa" ifadesi, yüzeysel bir okumayla biyolojik bir akrabalık gibi algılansa da, Arap dilinin belagat kuralları ve İslam akaidi açısından bu ifade, peygamberlerin aynı kaynaktan beslenen tebliğ silsilesini temsil eden bir "dava kardeşliği"ni ifade eder.


Nitekim İslam alimleri, bu tür ifadelerin mecazi ve itikadi bir derinliğe sahip olduğunu, art niyetli veya dilbilgisi kurallarından yoksun okumaların meseleyi gereksiz yere girift hale getirdiğini vurgulamışlardır.


Netice itibarıyla bu mesele, basit bir tarihsel yanılgıdan ziyade, dilin katmanlı yapısında gizli olan semantik bir derinliğin tezahürüdür. Kelimelerin yalnızca sözlüklerde hapsedilmiş kuru tanımlarına tutunmak, onların yüzyıllar boyu sırtlarında taşıdıkları kadim kültürel yükü ve ontolojik ağırlığı göz ardı etmek demektir; bu durum ise bizi hakikatin kendisinden koparıp, sadece onun soluk ve biçimsiz gölgesinde yaşamaya mahkûm eder.

İman ön bilgi, inkar ön yargıdır.


Selam ve dua ile