Bireyin kendi doğasını keşfetmesi, toplumsal düzendeki çatışmaların kökenlerini anlamlandırmamıza ve daha kalıcı çözümler üretmemize olanak tanır.

Yıllar önce, demir parmaklıkların soğuk gölgesinde, bir mahkumun 1980’lerin karanlık dehlizlerinden süzülüp gelen cinsel içerikli suç itiraflarıyla sarsılmıştım.


O an, odadaki hava ağırlaşmış, kelimeler birer ağırlık gibi adeta üzerime çökmüştü. Bu itiraf, sadece bir suçun beyanı değil, aynı zamanda bir ruhun en mahrem, en karanlık köşelerinin, daha önce hiç kimseye açılmamış bir kapısının aralanışıydı.


Şaşkınlığım, sadece anlatılanların dehşetinden değil, bu denli cüretkar bir açıklığın, aramızdaki o mesafeli ve profesyonel ilişkiye rağmen gerçekleşmiş olmasındandı. Oysa biz, samimiyetin sınırlarını zorlayan bir yakınlığa sahip değildik. Zamanla, diğer mahkumlardan gelen cesur itiraflar, bu olayın münferit bir vaka olmadığını, aksine insan doğasının derinliklerinde yatan sosyolojik bir mekanizmanın işlediğini gösterdi.

Bu deneyimler beni, Georg Simmel’in "yabancı" kavramı üzerine derinlemesine düşünmeye sevk etti. Simmel’e göre yabancı, hem burada olan hem de dışarıda kalan, gruba ait olmayan ama onunla etkileşimde bulunan kişidir. Yabancının bu "uzaklık ve yakınlık" arasındaki paradoksal konumu, ona benzersiz bir tarafsızlık ve güven alanı sağlar.

Eğer ben, o mahkumun dünyasına ait biri olsaydım, yani onunla aynı çevreden, aynı kültürel kodları paylaşan bir "yerleşik" olsaydım, o mahkum bu kadar savunmasız bir dürüstlüğü sergileyebilir miydi? Muhtemelen hayır. Çünkü yerleşik olan, yargılamaya ve toplumsal normların ağırlığına daha yakındır. Oysa yabancı, "objektif" bir gözlemci olarak, mahkumun kendi çevresinde bulamadığı o yargısız alanı temsil eder.

Simmel’in belirttiği üzere, yabancıya duyulan güven, onun grubun içsel çatışmalarına veya önyargılarına dahil olmamasından kaynaklanır. İnsan, en yakınlarına, kardeşlerine veya eşine açamadığı sırları, bazen bir yabancıya, hatta günümüzde sosyal medya aracılığıyla hiç tanımadığı birine anlatırken daha az çekinir. Bu, "sırdaş yabancı" olgusunun modern bir tezahürüdür.

Sosyal medyada kurulan anonim bağlar, fiziksel yakınlığın getirdiği "yargılanma korkusunu" ortadan kaldırır. Mahkumun bana olan itirafı, benim onun dünyasına ait olmamamdan, yani "yabancı" olmamdan besleniyordu. Bu, toplumsal bir mesafe değil, aksine itirafın gerçekleşmesi için gerekli olan bir "güven mesafesi" idi.

İtiraf, sadece bir bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir güç dengesidir. Mahkum, sırrını yabancıya vererek, o sırrın yarattığı yükü paylaştırır. Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durum, bireyin kendi kimliğini, tanıdığı insanların gözündeki imajını koruma çabasıyla açıklanabilir. Tanıdıklar, bizi "biz" olarak tanımlayan bir çerçeveye sahiptir; bu çerçeveyi bozacak bir itiraf, o ilişkiyi sarsar. Ancak yabancı, bu çerçeveye sahip değildir. Dolayısıyla, yabancıya yapılan itiraf, bireyin kendi geçmişiyle yüzleşirken ihtiyaç duyduğu "güvenli liman" işlevini görür.

Bu durum, modern toplumda bireyselleşmenin ve mahremiyetin yeniden tanımlanmasına da işaret eder. İnsanlar, fiziksel olarak birbirine yakınlaştıkça, duygusal olarak daha fazla "yabancılaşma" ihtiyacı duyabilirler. Simmel’in teorisi, bu paradoksu mükemmel bir şekilde açıklar: Yakınlık, bazen bir engeldir; yabancılık ise, en derin gerçeklerin dile gelmesi için bir katalizör.

Bununla birlikte, çeşitli vakalarda manevi rehberlik rolümün, diğer rehberlere kıyasla bazı konularda daha etkili olduğunu gözlemledim. Bu etkinin en somut örneği, açlık grevindeki mahkûmları bu eylemden vazgeçirme sürecinde yaşandı. İdareye karşı derin bir öfke duyan mahkûmlar, beni kurumun bir parçası veya temsilcisi olarak görmedikleri için söylemlerime karşı daha açık bir tutum sergiliyorlardı. Onlara sunduğum temel argüman oldukça yalındı: 'Bu beden Allah’ın bir emanetidir; ona zarar vermek, ilahi bir sorumluluğu ihlal etmektir. Mücadelenizi başka yollarla sürdürmelisiniz.' Bu öneri, başkaları tarafından da dile getirilmiş olabilir; ancak mahkûmların beni dinlemeyi tercih etmeleri, Georg Simmel’in 'yabancı sırdaş' kavramıyla açıklanabilir. Hapishane yönetimi, psikologlar veya doktorlar kurumsal kimlikleri nedeniyle bir mesafe ile karşılanırken, benim konumumdaki bir 'yabancı', tarafsızlığı ve dışarıdan gelen bir güven unsuru olması hasebiyle mahkûmlar üzerinde daha dönüştürücü bir etki yaratmıştır.

Yirmi yılı aşkın manevi rehberlik tecrübemde, bazı Müslüman mahkûmlarla yıldızımın pek barışmadığına, hatta zaman zaman düşmanca tavırlara maruz kaldığıma şahit oldum. Üzerlerindeki etkimin sınırlı kalmasının temel sebebi, yalnızca dini görüş ayrılıkları değildi. Asıl neden, onların beni 'kendilerinden' biri olarak değil, 'idareye yakın' bir figür olarak konumlandırmalarıydı. Zira geleneksel giyinmiyor, sakalımı onların arzu ettiği tarzda uzatmıyor veya pantolon paçalarımı belirli bir üslupla kıvırmıyordum. Bu dış görünüş tercihlerim, onların gözünde beni sistemin bir parçası kılıyor ve aramızdaki manevi köprüyü zayıflatıyordu.

Bu tecrübeler bana, mesafede yakınlaşmanın, yakınlaşmada ise uzaklaşmanın gizli bir sırrı olduğunu öğretti. Yabancı karşıtlığı yapmanın aslında bir ülke veya bir cemiyet için önemli bir kayıp olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben İlahi sistemin insanın insana muhtaçlığı ilkesine göre dizayn edildigine inanıyorum.

İnsanın iç dünyasını anlamak, dünyadaki insana dair sorunları çözebilmemize yardımcı olacaktır.


Selam ve dua ile