Şeriati, İslam'ı bir kimlikten ziyade bir kurtuluş teolojisi olarak yeniden kurgulayan modern bir İslam prototipidir. (Hamid Dabashi)

Ali Şeriati, modern İslam düşüncesinin ufkunda hem bir sosyologun soğukkanlı analiziyle hem de bir dervişin yakıcı vecdiyle parlayan müstesna bir yıldızdır.

O, kelimelerini sadece kağıda değil, bir neslin uyanışına nakşetmiş; statükonun uyuşturucu dumanını dağıtmak için kalemi kılıçtan keskin kılan bir "yalnızlık sözcüsü" olmuştur.

Şeriati’nin düşünce dünyası, geleneksel ulemanın donukluğu ile laik aydınların yabancılaşması arasında sıkışmış Müslüman zihnine, "öze dönüş" çağrısıyla yeni bir nefes borusu açmıştır.

Onun mirası, sadece bir devrimin ideolojik yakıtı değil, aynı zamanda insanın yeryüzündeki varoluş sancısını dindirecek bir "tevhid" geometrisidir.

Şeriati’nin en özgün katkılarından biri "Dine Karşı Din" teorisidir. Ona göre tarih boyunca savaş, inananlar ile inanmayanlar arasında değil, "zulmün dini" ile "adaletin dini" arasında geçmiştir.

Şeriati, egemen sınıfların halkı uyutmak için kullandığı dini "meşrulaştırıcı din" olarak tanımlarken, peygamberlerin getirdiği dini "özgürleştirici din" olarak niteler. Bu bağlamda, statükoyu koruyan "Safevi Şiiliği" ile adaleti ve şehadeti merkeze alan "Ali Şiiliği" arasında keskin bir ayrım yapar.

Şeriati, Batı modernleşmesinin Müslüman toplumlar üzerindeki yabancılaştırıcı etkisine karşı "Öze Dönüş" çağrısında bulunmuştur. Ancak bu dönüş, geçmişin körü körüne taklit edilmesi değil, İslam’ın asli kaynaklarından hareketle modern dünyanın sorunlarına cevap üretecek bir bilinç inşasıdır. Ona göre "aydın" sadece bilgi sahibi olan kişi değil, toplumsal sorumluluk taşıyan ve halkını uyandıran kişidir.

Şeriati’ye göre sanat, insanın bu dünyadaki gurbetini ve sonsuzluğa olan özlemini ifade etme biçimidir. O, sanatı sadece bir süs değil, insanın kendisini aşma çabası olarak görür.

Yalnızlık Sözleri adlı eserinde, bireyin iç dünyasındaki fırtınaları ve varoluşsal yalnızlığını edebi bir dille tasvir eder. Ayrıca, Hacc ibadetini bir semboller bütünü olarak analiz ederek, her bir rüknün toplumsal ve bireysel devrimdeki karşılıklarını açıklar.

Şeriati, insanı "iki sonsuz kutup (balçık ve Allah'ın ruhu) arasında bir irade" olarak tanımlar.

Tevhid inancını sadece Tanrı’nın birliği olarak değil, evrenin, tarihin ve insanlığın birliği olarak formüle eder.

Bu bütüncül bakış açısı, sınıfsal ayrımların reddini ve mutlak adaletin tesisi gerekliliğini doğurur. Onun düşüncesinde matematiksel ve geometrik kesinlik, inancın rasyonel temellerini güçlendiren bir araçtır.

Ali Şeriati’nin düşünce sisteminde denge, sadece statik bir duruş değil, zıt kutuplar arasında kurulan dinamik ve devrimci bir sentezdir. O, insanı "balçık" (aşağılık arzular) ile "Allah’ın ruhu" (yüce idealler) arasında sürekli bir gerilim ve seçim halinde olan bir varlık olarak tanımlarken, toplumsal barışın anahtarını da bu ontolojik dengede arar.

Şeriati’ye göre toplumsal huzur, ne Batı’nın maddeci bireyciliğinde ne de Doğu’nun dünyadan kopuk mistisizminde bulunabilir; asıl denge, "ekmek, özgürlük ve irfan" üçlemesinin eşzamanlı tesisiyle mümkündür.

Toplumsal barışa en büyük katkısı, sınıfsal çatışmaları körükleyen "zulmün dini"ne karşı, adaleti merkeze alan bir "tevhid" bilinci önermesidir. Bu bilinç, toplumdaki farklı katmanları ortak bir insani özde birleştirerek, yabancılaşmanın yarattığı kutuplaşmayı ortadan kaldırmayı hedefler.

Şeriati’nin "denge" analizi, bireyin iç dünyasındaki barışı toplumsal adalete tahvil eden bir köprü vazifesi görerek, çatışmacı ideolojilerin ötesinde bir "insani kardeşlik" ufku sunar.

Şeriati, insanın özgürleşmesinin önünde dört büyük engel (zindan) olduğunu belirtir: Doğa, Tarih, Toplum ve Benlik. Bilim insanı doğanın, tarihçi tarihin, sosyolog toplumun zindanından kurtarabilir; ancak insanı kendi "benlik" (ego) zindanından kurtaracak olan tek şey "aşk" ve "din"dir.

Modernizm insanı sadece maddi zindanlardan çıkarmaya çalışırken, onu en tehlikeli zindan olan "tüketim hırsı ve ego"ya hapsetmiştir. Şeriati’nin "Öze Dönüş" çağrısı, işte bu dört zindandan kurtulup gerçek insanlık onuruna kavuşma çağrısıdır.

Ali Şeriati, yirminci yüzyıl İslam düşünce dünyasının en sarsıcı ve etkili figürlerinden biri olarak, fildişi kulelerin steril sessizliğine sığınan bir teorisyen değil, aksine hayatın ve toplumsal mücadelenin tam kalbinde saf tutan bir eylem adamıdır.

Onun düşünce dünyası, sadece kütüphane raflarındaki tozlu ciltlerden değil, halkın acılarından, sömürgeleşmiş zihinlerin çığlığından ve adaletsizliğe karşı duyulan derin öfkeden beslenmiştir.

Şeriati için bilgi, yalnızca zihinsel bir tatmin aracı değil, kitleleri harekete geçiren bir bilinç ve devrimci bir pusuladır; bu yönüyle o, hakikati soyut tartışmaların dar kalıplarından çıkarıp sokağın, meydanın ve vicdanın diliyle yeniden inşa etmiştir.

Osmanlı ve Türk düşünce tarihindeki felsefi arayışlarla paralellik kurduğumuzda, Şeriati’nin "aktif özne" vurgusu, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan süreçteki Türk aydınlarının toplumu dönüştürme çabalarıyla benzerlik gösterir.

Ancak Şeriati, bu dönüşümü tamamen Batılılaşma üzerinden değil, "öze dönüş" kavramı üzerinden kurgulamıştır. Bu yaklaşım, onu sadece İran coğrafyası için değil, tüm İslam dünyası ve mazlum milletler için evrensel bir figür haline getirmiştir.

Şeriati’nin şehadetiyle sonuçlanan hayatı, sözün eylemle, kalemin ise hayatın bizzat kendisiyle nasıl bütünleşebileceğinin en somut kanıtıdır.
Ali Şeriati’nin statükocu zihniyetin müntesiplerinin anlamakta güçlük çekmesi veya onlarla derin bir uyuşmazlık yaşaması, onun dini bir "afyon" değil, bir "hareket" ve "bilinç" kaynağı olarak görmesinden kaynaklanır.

Şeriati’ye göre statüko dini, mevcudu korumaya odaklı, sorgulamayı dışlayan ve kitleleri uyuşturarak adaletsizliğe karşı duyarsızlaştıran bir yapıdır; oysa onun savunduğu din, statükoyu sarsan ve insanı özgürleştiren bir devrimdir.

Şeriati okuyucularının en belirgin vasfı, metinlere kategorik bir teslimiyetle değil, analitik bir süzgeçle yaklaşmalarıdır. Onlar, klasik bir mezhep mukallidinin dar kalıplarına hapsolmak yerine, Kur’an’ın "Sözü dinleyip en güzeline uyanlar" (Zümer:39:18) düsturunu bir okuma yöntemi olarak benimserler.

Bu okuyucu kitlesi için Şeriati, taklit edilecek bir "şeyh" veya hatasız bir "otorite" değil; hakikati arayış yolunda ufuk açan bir yol arkadaşıdır. Şeriati’nin eserleri, okuyucusunu farklı düşünce ekollerini derinlemesine incelemeye teşvik ederken, bu bilgileri vahyin süzgecinden geçirerek en güzeline ulaşma dengesini gözetmeye yöneltir.

Dolayısıyla Şeriati okumak, bir mezhebin veya ideolojinin sınırlarına hapsolmak değil, aksine zihni prangalardan kurtararak evrensel bir hakikat arayışına çıkmak ve her düşüncenin içindeki cevheri ayıklayabilme melekesini kazanmaktır.

Cemil Meriç, Türk düşünce hayatının en özgün ve kuşatıcı figürlerinden biri olarak, Doğu ve Batı arasındaki zihinsel köprüleri kurarken çağdaşı olan İslam düşünürlerini de titizlikle incelemiştir. Meriç’in İranlı sosyolog ve düşünür Ali Şeriati hakkındaki meşhur "Göller Bölgesinde bir ada" benzetmesi, Şeriati’nin İslam dünyasındaki entelektüel yalnızlığını, özgünlüğünü ve çevresindeki durgunluktan ayrışan dinamizmini ifade eder. Meriç, Şeriati’yi statik ve gelenekçi yapıların ortasında, modern sosyoloji ile İslami teolojiyi sentezleyen nev-i şahsına münhasır bir vaha olarak görmüştür.

Şeriati’nin düşünce ufkunu dar kalıplarla küçümsemeye yeltenmek; eğer basit bir idrak yoksunluğu veya mezhepse bağnazlık değilse, kitleleri uyuşturan resmi din simsarlarının kurguladığı kirli bir tezgahtan ibarettir.

Selam ve dua ile