Sıradan bir insanın bir başkasını öldürmesi cinayettir; ancak bir hükümetin emriyle binlerce kişiyi öldürmesi 'vatanseverlik' olarak adlandırılır. (Bertrand Russell)
Uluslararası ilişkiler teorisinde "güvenlik ikilemi" olarak adlandırılan durum, bir devletin kendi güvenliğini artırmak için attığı adımların diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanmasıyla sonuçlanan bir gerilim döngüsünü ifade eder.
Uluslararası ilişkilerde güvenlik ikilemi bağlamında kimin haklı veya haksız olduğunu belirlemek güçtür, zira bu kavramın özü "niyetlerin belirsizliği" üzerine kuruludur. Bir devletin tamamen savunma amaçlı yaptığı askeri yatırımlar, komşusu tarafından bir saldırı hazırlığı olarak algılandığında, her iki taraf da kendi perspektifinden "haklı" bir güvenlik algısı taşımaktadır; bu durum, tarafların kötü niyetli olmasından ziyade, uluslararası sistemin anarşik yapısından kaynaklanan trajik bir yanlış anlama silsilesidir.
Bir eylemin meşruiyetini tayin etmek için, tıpkı bir cetvel gibi sarsılmaz üst normlara ihtiyaç vardır; ancak bu ölçü birimi tahrif edilmişse yani uluslararası hukuk asli işlevini yitirmiş bir 'kırık cetvel' ise adaleti tesis etmek için hangi dayanağa sığınmak gerekir? Thomas Aquinas "Adaletsiz yasa, yasa değildir" der.
Uluslararası hukuk bağlamında bu mesele daha da derinleşir. Hans Kelsen, Pure Theory of Law (Saf Hukuk Teorisi) adlı eserinde, hukukun hiyerarşik bir yapıda olduğunu ve en üstte bir temel Norm bulunması gerektiğini belirtir.
Ancak uluslararası arenada bu temel norm, genellikle devletlerin egemenlik çıkarları ve güç dengeleri tarafından kırılmaktadır. Bu durum, hukukun bir adalet aracı olmaktan çıkıp, güçlülerin zayıfları denetlediği bir teknik mekanizmaya dönüşmesine yol açmaktadır. Nitekim Trump yönetiminin Amerikan Kongresi'nin onayını almaksızın İran'a yönelik gerçekleştirdiği askeri müdahale, uluslararası hukukun 'güçlünün hukuku' haline gelişinin somut bir tezahürüdür.
Uluslararası ilişkilerde "Realizm" okulu, devletlerin ahlaki değerlerden ziyade ulusal çıkarlar ve güç dengesi üzerinden hareket ettiğini ileri sürer. Hans Morgenthau'nun Uluslararası Politika eserinde belirttiği üzere, hukuk çoğu zaman siyasi güç mücadelelerini meşrulaştırmak için kullanılan bir kılıf işlevi görebilir.
Trump dönemindeki tek taraflı askeri kararlar, özellikle "Savaş Yetkileri Yasası" gibi iç hukuk mekanizmalarının ve Birleşmiş Milletler Şartı gibi uluslararası normların, "ulusal güvenlik" gerekçesiyle nasıl esnetilebildiğinin tipik bir misalidir.
Trump yönetimi ve İsrail’in İran’a yönelik agresif tutumu, her ne kadar nükleer silahsızlanma retoriğiyle maskelense de, temelde iki stratejik amaca hizmet etmektedir: Birincisi, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisi doğrultusunda İran coğrafyası üzerinden Asya derinliklerine nüfuz etmek; ikincisi ise İran’ı pasifize ederek İsrail’in bölgesel güvenlik hegemonyasını perçinlemektir.
Bu süreçte Trump’ın, Epstein vakası gibi iç siyasi krizlerin de etkisiyle, belirli lobi gruplarının yönlendirmelerine açık hale geldiği kanaatindeyim. Bu durum bana şu ayet-i kerimeyi çağrıştırıyor:”Kendilerine yeryüzünde bozgunculuk yapmayın dendiğinde, biz sadece düzeltiyoruz" (Bakara: 2:10) diyenleri' anlatan o meşhur ayeti akla getiriyor.
Görünen o ki uluslar, idealize edilen ahlaki ilkelerden ziyade pragmatik ulusal menfaatleri pusula edinmektedir. Bunun etik boyutu ayrı bir münazara konusu teşkil etse de, günümüz realitesi bu yöndedir. Öyleyse nasıl bir yol izlenmelidir?
Ulusal çıkarların çatıştığı ve 'güçlü olanın haklı sayıldığı' bir konjonktürde, adaleti tesis etmenin imkânı nedir? Uluslararası sistemde kırılgan aktörlerin haklarını koruyacak normatif bir düzen nasıl kurgulanmalıdır?
Hobbes'a göre, merkezi bir otoritenin yokluğunda, hak kavramı yerini hayatta kalma gücüne bırakır. Ancak modern siyaset felsefesi, özellikle Immanuel Kant'ın vurguladığı üzere, bu durumun çözümünü "hukukun üstünlüğü" ve "uluslararası bir federasyon yapısında görür.
Medeniyetin en temel göstergesi, bireylerin ve kurumların üzerinde mutlak bir otoriteye sahip olan üst hukukun işlerlik kazanmasıdır. Tarihsel süreçte insan topluluklarının "barbarlık" evresinden "uygarlık" evresine geçişi, kaba kuvvetin yerini yazılı ve evrensel hukuk kurallarına bırakmasıyla mümkün olmuştur. Hukukun olmadığı veya işlevsizleştiği bir düzende toplumsal yapı hızla çözülerek kaosa sürüklenir. Ancak günümüzde, sömürücü güç odaklarının kendi çıkarlarını hukukun üzerinde tutma eğilimi, bu evrensel kazanımı tehdit etmektedir.
Eğer insanlık, hukuku yeniden sömürücü güçlerin önünde bir set olarak inşa edemezse, medeniyetin kazanımları yerini teknolojik bir barbarlığa bırakacaktır!
Russell, “Sıradan bir insanın bir başkasını öldürmesi cinayettir; ancak bir hükümetin emriyle binlerce kişiyi öldürmesi vatanseverlik olarak adlandırılır” diyerek modern ahlakın ikiyüzlülüğünü ifşa eder. Gerçekten de, tekil cinayetlere karşı vicdani bir infial duyan insanoğlu, söz konusu devletler arası kitlesel kıyımlar olduğunda rasyonel bir soğukkanlılığın arkasına saklanabilmektedir.
Aslında ölen, insanlığın ta kendisidir. Nitekim Trump dönemindeki İran gerilimi ve saldırılarında hayatını kaybedenlerin başında, henüz okul çağındaki kız çocukları gelmekteydi. Küresel kamuoyunun odağı, İran hükümetinin kadınların kıyafetlerine yönelik müdahalelerine yoğunlaşmışken, bu saldırıların yarattığı yıkım büyük bir çelişkiyi barındırmaktadır.
O halde bu durum, diplomatik bir illüzyon ya da siyasi bir ikiyüzlülük değil de nedir?
Oysa vahyin o eşsiz hatırlatması ne kadar da sarsıcıdır: “Kim bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur; kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur” (Maide:5: 32) Zira insan 'mikro-kozmos' (küçük evren), evren ise 'makro-antropoz' (büyük insan) hükmündedir.
Can yakanın canı yanar !
Selam ve dua ile