Theodor Adorno’nın "Her sanat eserinin arkasında işlenmemiş bir suç yatar" tespiti, estetiğin sadece bir güzellik arayışı değil, aynı zamanda toplumsal çelişkilerin ve iktidar mekanizmalarının üstünü örten bir perde olabileceğine işaret eder. Sanat, tarih boyunca ya statükoyu sarsan bir hakikat arayışı ya da kitleleri belirli bir ideolojik düzlemde tutan bir "kültür endüstrisi" aparatı olmuştur.

Türkiye’nin son yıllardaki sosyo-politik atmosferinde, Celal Karatüre tarafından seslendirilen "Kabe’de Hacılar Hu Der" ilahisinin bir müzikal eserden öte, kamusal alanı kuşatan bir kültürel sembole dönüşmesi, tam da Adorno’nun uyardığı o "uyuşturucu" etkinin ve estetiğin araçsallaştırılmasının somut bir örneğidir.

Karatüre’nin ilahisi, meydanlarda ve hoparlörlerde sürekli tekrarlanarak bir "rtüel estetiği" ortaya çıkarmaktadır. Bu estetik, bireyin eleştirel düşünme yetisini askıya alarak onu kolektif bir vecd halinin parçası yapmaktadır. Adorno’nun bahsettiği "işlenmemiş suç", burada sanatın toplumsal adaletsizliklerin, ekonomik krizlerin veya siyasi yozlaşmaların üzerini dini bir huşu perdesiyle örtmesi anlamına gelmektedir.

Beşir Ayvazoğlu’nun "Aşk Estetiği"nde belirttiği gibi, İslam sanatı geleneksel olarak aşkın bir hakikate yönelirken, günümüzdeki popüler ilahi formu bu aşkınlığı dünyevi bir güç gösterisine dönüştürmüştür. İktidarın bu ilahiyi desteklemesi, kamusal alanda "makbul vatandaş" kimliğini müzik üzerinden tanımlama çabasıdır. Karatüre’nin performanslarındaki görsel ve işitsel görkem, izleyiciyi tefekküre değil, iktidarın sunduğu kimliksel aidiyete davet etmekte.

Hakikati haykıran sanat, rahatsız edicidir; oysa kitleleri uyuşturan sanat, konforlu bir aidiyet sunar. Bugün Türkiye’de estetiğin karanlık yüzü, en kutsal kelimelerin en yüksek sesle haykırıldığı, ancak bu sesin toplumsal vicdanın çığlıklarını bastırdığı noktada durmaktadır.

Hegemonya kuramı, egemen sınıfların sadece zor kullanarak değil, aynı zamanda kültürel araçlarla da toplum üzerinde kontrol sağladığını açıklar. Popüler şarkılar, bu hegemonyanın en etkili taşıyıcılarıdır.

Özellikle otoriter rejimlerde, popüler müzik türleri milliyetçi duyguları körüklemek ve lider figürünü kutsallaştırmak için kullanılır. Örneğin, 1930'ların Avrupa'sında veya Latin Amerika'daki popülist diktatörlüklerde, halkın günlük dertlerini unutturan ve "ulusal birlik" vurgusu yapan marşlar ve şarkılar, iktidarın meşruiyetini pekiştirmiştir. Bu tür eserler, toplumsal sorunların üzerini örten bir örtü görevi görür.

Türkiye özelinde 1970'li ve 80'li yıllarda yükselen Arabesk müzik, sosyolojik açıdan kitlelerin sisteme karşı isyanını "kadercilik" potasında eriterek etkisiz hale getirdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu müzik türü bir yandan dışlanmışların sesi olurken, diğer yandan acıyı içselleştirerek politik bir eyleme dönüşmesini engellemiş ve kitleleri bir nevi "uyuşturmuştur.

Popüler şarkılar sadece birer eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumsal kontrol mekanizmalarıdır. İktidarın bu kültürel trendleri "özümüze dönüş" retoriğiyle sahiplenmesi, sosyolojik literatürde "kültürel sermayenin siyasi ranta tahvili" olarak tanımlanabilir. Bu durum, toplumun estetik ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade, ideolojik bir konsolidasyon çabası olarak görülmektedir.

Oysa Türkiye’de gençliğin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar, yalnızca müzikal tercihler veya kültürel sembollerle çözülemeyecek kadar derinleşmiştir. Akademik çalışmalar, genç kuşaklar arasında ahlaki bir boşluğun oluştuğunu, uyuşturucu kullanım yaşının ortaokul seviyelerine kadar gerilediğini ve organize suç yapılarının toplumsal görünürlüğünün arttığını ortaya koymaktadır. Siyasi figürlerin illegal yapılarla yan yana gelmesi, toplumsal adalet duygusunu zedelemekte ve gençliğin etik pusulasını sarsmaktadır.

Celal Karatüre’nin ritmik ezgilerinin okullarda yankılanması, düşük nitelikli küresel popüler kültüre karşı anlamlı bir duruş sergilese de, bu enerjinin salt bir siyasi propaganda aracına dönüştürülmesi asıl yakıcı sorunların üzerini örtmektedir.

Gençliğin uyuşturucu kıskacında olduğu, ahlaki erozyonun toplumsal dokuyu tahrip ettiği ve mafyatik ilişkilerin siyasetle iç içe geçtiği bir iklimde, "özümüze dönüyoruz" mesajı ancak bu yapısal krizlere somut çözümler üretildiği ölçüde inandırıcı olabilir. Hakiki bir kültürel ihya, sadece melodilerle değil; adaletin, şeffaflığın ve toplumsal huzurun yeniden tesisiyle mümkündür.

Celal Karatüre ve çalışma arkadaşlarının ortaya koyduğu emeği ve elde ettikleri başarıyı içtenlikle kutlamak gerekir ancak, bu yazıda asıl dikkat çekmek istediğim husus, söz konusu başarının kendisinden ziyade, açığa çıkan bu güçlü sosyal enerjinin bazı çevrelerce farklı amaçlara hizmet edecek şekilde bir 'örtüleme' aracı olarak kullanılması riskidir. Önemli olan, başarının parıltısının, arka plandaki yapısal sorunları veya stratejik niyetleri görünmez kılmasına izin vermemektir.

Selam ve dua ile