3 Ocak 2026 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Maduro'nun başkent Karakas'taki başkanlık sarayından Amerikan askerlerince kaçırıldığını duyurdu. Bu hadise, ABD'nin Venezuela'ya yönelik geniş çaplı bir askeri operasyonunun parçası olarak gerçekleşti ve uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı. Trump, ilerleyen saatlerde yaptığı basın toplantısında, "güvenli, düzgün ve sağduyulu bir iktidar geçişi sağlanana kadar Venezuela'yı ABD'nin yöneteceğini" ilan etti ve Venezuela petrolünün ABD petrol şirketlerince işletileceğini belirtti.

Latin Amerika tarihi, seçilmiş liderlerin yabancı güçlerin, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle devrildiği veya görevden uzaklaştırıldığı birçok örneğe sahne olmuştur. Bu müdahaleler genellikle ABD'nin bölgesel çıkarlarını koruma yahut komünizmin yayılmasını engelleme veya ekonomik hegemonyasını sürdürme arzusuyla ilişkilendirilmiştir.

Mesela Şili’de 1973’de demokratik yollarla seçilmiş sosyalist Başkan Salvador Allende, General Pinochet liderliğindeki askeri darbeyle devrildi. ABD'nin bu darbedeki rolü, CIA'in darbecilere destek verdiği ve Allende hükümetini istikrarsızlaştırmak için çabaladığı yönünde geniş çapta belgelenmiştir. Sebepler arasında, Allende'nin sosyalist politikalarının ABD'nin bölgedeki ekonomik çıkarlarına tehdit oluşturması ve Soğuk Savaş dönemindeki komünizm karşıtı duruşu yer almaktadır.

Guatemala’da ise 1954’de demokratik olarak seçilmiş Başkan Jacobo Guzman, ABD destekli bir darbeyle devrildi. Darbenin temel nedeni, Árbenz'in toprak reformu programının, ABD merkezli United Fruit Company'nin çıkarlarını tehdit etmesiydi.

Fidel Castro liderliğindeki Küba devriminin ardından ise, ABD destekli Kübalı sürgünler, Castro hükümetini devirmek amacıyla Domuzlar Körfezi'ne çıkarma yaptı. Bu girişim başarısızlıkla sonuçlansa da, ABD'nin seçilmiş bir lideri devirme çabasının açık bir misali olarak verebiliriz.

Daha benzer bir misal ise 1989’da Panama’da ABD, Manuel Noriega'yı uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla görevden almak ve tutuklamak için askeri bir operasyon düzenledi. Noriega'nın ABD ile ilişkilerinin kötüleşmesi ve uyuşturucu ticaretiyle bağlantıları, bu müdahalenin ana sebepleri olarak gösterildi.

Bu tür olayların arkasındaki temel sebepler ise genellikle şunlardır: a) Jeopolitik çıkarlar, büyük güçlerin belirli bölgelerdeki stratejik konumlarını, kaynaklara erişimlerini veya etki alanlarını koruma arzusuyla ilişkilidir.

b)Ekonomik çıkarlar, yabancı şirketlerin veya devletlerin bir ülkenin doğal kaynakları (petrol, madenler vb.) üzerindeki kontrolünü sürdürme veya ekonomik politikalarını kendi lehlerine çevirme çabalarını kapsar.

c) İdeolojik çatışmalar, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi komünizm-kapitalizm gibi farklı ideolojiler arasındaki mücadeleleri veya günümüzde demokrasi-otoriterlik eksenindeki gerilimleri ifade eder.

D) Ulusal güvenlik algısı, bir ülkenin liderinin veya politikalarının başka bir ülkenin ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğu algısını içerir.

E) İç siyasi istikrarsızlık, bir ülkedeki iç siyasi bölünmeler, ekonomik sorunlar veya toplumsal huzursuzluklar dış müdahaleler için zemin hazırlayabilir.

f) Liderin kişisel özellikleri ise bazı durumlarda liderin karizmatik veya muhalif kişiliğinin dış güçlerin onu hedef almasına neden olabileceği anlamına gelir.

Bu faktörler genellikle birbirleriyle etkileşim halindedir ve karmaşık uluslararası ilişkilerde çeşitli olayların ortaya çıkmasına neden olabilir. Mesela, bir ülkenin zengin doğal kaynaklara sahip olması ekonomik çıkarları tetiklerken, bu durum aynı zamanda jeopolitik rekabete de yol açabilir.

Uluslararası ilişkiler teorileri bağlamında bu konuyu daha derinlemesine ele alarak okuyucuya farklı bakış açıları sunmak isterim. Siyaset bilimi eğitimim sırasında, Polonya asıllı bir hocamız Uluslararası Hukuk dersinde bize "Uluslararası Hukuk gerçek midir?" sorusuna cevap arayan bir dönem projesi vermişti. O günden bugüne, uluslararası hukukun birçok kez bağlayıcı olmakta yetersiz kaldığını ifade etmişimdir. Elbette bu, uluslararası hukukun hiçbir bağlayıcılığı olmadığı anlamına gelmez.

Uluslararası hukukun bağlayıcılığına dair farklı teorik yaklaşımlar mevcuttur. Hiçbir bağlayıcılığı olmadığı iddiası aşırı bir genelleme olsa da, etkinliğinin devletlerin çıkarları, güç dengeleri ve normatif kabulleri gibi faktörlere bağlı olduğu açıktır.

Realist teoriye göre, uluslararası sistem anarşiktir ve devletler hayatlarını idame ve güvenliklerini maksimize etme peşindedir. Bu bağlamda, ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı'nı kaçırması, kendi ulusal çıkarlarını koruma veya artırma amacı güden bir güç gösterisi olarak yorumlanacaktır. Bu eylem, ABD'nin bölgesel hegemonyasını pekiştirme, Venezuela'nın kaynaklarına erişimi kontrol etme veya ABD'nin çıkarlarına aykırı gördüğü bir rejimi devirme çabası olabilir. Klasik realistler, bu tür bir eylemi devlet adamlarının rasyonel hesaplamalarının bir sonucu olarak görürken, neorealistler (yapısal realistler) uluslararası sistemin anarşik yapısının devletleri bu tür güç politikalarına ittiğini savunacaktır.

Liberalizm ise, uluslararası işbirliğini, uluslararası kurumları ve demokratik değerleri vurgular. Bu zaviyeden, liberal bir bakış açısı, ABD'nin bu eylemini uluslararası hukukun ve normların açık bir ihlali olarak kınayacaktır. Zira bu teori’ye göre Uluslararası kurumlar (Birleşmiş Milletler, Amerikan Devletleri Örgütü gibi) ve uluslararası hukuk, devletlerin egemenliğini ve iç işlerine karışmama ilkesini korumayı amaçlar. Bu tür bir kaçırma eylemi, bu ilkeleri çiğneyerek uluslararası sistemin istikrarını ve güvenilirliğini zedeleyecektir. Neoliberal kurumsalcılık ise, devletlerin ortak çıkarlar doğrultusunda işbirliği yapma potansiyeline odaklanır. Bu çerçevede, ABD'nin bu eylemi, uluslararası işbirliği mekanizmalarını baltalayarak gelecekteki işbirliği fırsatlarını zorlaştırabilir ve diğer devletlerin ABD'ye olan güvenini sarsabilir.

Konstrüktivizm, uluslararası ilişkilerde fikirlerin, normların ve kimliklerin rolünü vurgular. Bu senaryoda, ABD'nin bu eylemi, Venezuela'ya yönelik belirli bir "düşman" veya "tehdit" algısının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Bu algı, ABD'nin iç siyasi söylemleri, medya temsilleri ve tarihsel deneyimler aracılığıyla inşa edilmiş olabilir. Venezuela Devlet Başkanı'nın kaçırılması, ABD'nin kendi kimliğini "demokrasiyi koruyan" veya "teröre karşı savaşan" bir güç olarak pekiştirme çabası olarak da yorumlanabilir. Aynı zamanda, bu eylem, Venezuela'nın uluslararası alandaki kimliğini ve itibarını da etkileyecektir.

Uluslararası olayları bu tür teoriler çerçevesinde değerlendirdiğimizde, hepsinin kısmen doğru olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak burada önemli olan, hangi teorinin daha doğru olduğudur. Dolayısıyla, hangi bakış açısının daha doğru olduğu sorusuna cevap aramak gerekir.

ABD'nin bu eylemi, küresel kapitalist sistemin ve ABD'nin hegemonik gücünün bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Bu durum, ABD'nin kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumak amacıyla "çevre" ülkeler üzerindeki tahakkümünü sürdürme çabasını yansıtmaktadır. Bu hadise, sermayenin küresel akışını ve ABD'nin çok uluslu şirketlerinin çıkarlarını güvence altına alma çabası olarak analiz edilebilir.

Müslümanca yaklaşımda ise, güçlünün zayıf üzerindeki tahakkümünü reddedilir ve mazlumun ve adaletin yanında yer almak gerekeir.. Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel bir gücün, Venezuela gibi daha küçük bir ülkenin liderine karşı bu tür bir eylemi, güç dengesizliğinin kötüye kullanılması olarak yorumlanabilir. İslam'da zulüm ve haksızlık kesinlikle yasaklanmıştır. Allah resulu (s.a.v.) "Zulümden sakının; çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklar olacaktır" buyurmuştur. Bu nedenle, Venezuela Cumhurbaşkanı'nın kaçırılması, zulüm ve haksızlık kategorisine giren bir eylem olarak kınanmalıdır. “ .. zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” (Bakara:2 :193) ve “Allah adaleti emreder..” (Nahl:16: 90)

Sevgi ve dua ile